Geçen hafta, narko-terör örgütü PKK’nın tuzakladığı el yapımı patlayıcının patlamasıyla bir asker eşi ve 11 aylık bebeği şehit oldu.

Ve Cumhuriyet gazetesini “işgal” eden anlayış, bu gibi birçok haberde yaptığı gibi haberi sadece “patlama” olarak verdi, sanki tüp patlamış gibi.

Biz de bunun üzerine geçen hafta şunları yazdık:

“(…)
Peki işgal altındaki Cumhuriyet gazetesi bunu nasıl gördü?

‘Sivil aracın geçişi sırasında patlama: Asker eşi öldü, bebeği ağır yaralı.’
[1]
(Saldırı ile ilgili ilk bilgiler bir şehit, bir ağır yaralı şeklindeydi.)

Sadece patlama.

Nasıl bir patlama, kim tarafından gerçekleştirilmiş bir patlama, bunların hiçbirisi yok!

Sanki hain terör örgütü pusu kurmamış da tüp patlamış! Görünmez kaza işte(!)

Bunun adı, terör örgütüne yardım ve yataklık etmektir.

Bunun adı, terör örgütünün gönüllü “Halkla ilişkiler departmanlığına” soyunmaktır.

Gazetede hukuki süreç tamamlanmak üzere. Gazeteyi işgal eden zihniyetin vakıf seçimleri sırasında usulsüzlük yaptığı Yargıtay tarafından da onaylandı.

Bu pervasızlık, cesaret biraz da bundan kaynaklanıyor.

İstedikleri gibi kullanırlar, sömürürler, gazete hedef olursa da başka bir yerden aynı propagandayı yapmaya devam ederler.

Çünkü gazetenin varlığı da kurumsal kimliği de onların umurlarında değil!

Tek eksikleri, Atatürk’ün adını koyduğu gazeteden bunları yapmanın hazzını yaşamak olur. Bu hazdan mahrum kalır işgalci zihniyet.

Onlar için giderayak ne yaparlarsa, ne koparırlarsa kâr!” [2]

***

Gazetenin dönüştürülerek getirildiği noktayı anla(t)mak için yine gazetenin bu saldırıya yaklaşımı üzerinden devam edelim.

Hain saldırının ertesi gününde, gazetelerin büyük bir kısmı, birinci sayfalarını bu acı olaya ayırdılar.
Peki Cumhuriyet gazetesi bu haberi nasıl verdi? Ufak bir kupür olarak.
(Görseldeki turuncu renkli kısım.)

Saldırı haberinden daha büyük ve birinci sayfayı kaplayan dört haberden sonra ve aynı boydaki 3 küçük haberden birisi olarak.

Şöyle açıklayalım, bir gazetenin sayfa alanı 33.5 cm en x 56 cm boy olmak üzere 1876 cm².

Tamamı 1876 cm² olan sayfada hain saldırı haberi, 9 cm en x 12.5 cm boy olmak üzere 112.5 cm² yer kapladı. Yani birinci sayfanın % 6‘sını kaplayacak biçimde. Ve saldırının boyutunu gözler önüne seren haber görselinin kapladığı alan ise 8 cm en, 3.5 cm boy olmak üzere 28 cm². Bu sayı, haber görselinin, birinci sayfanın sadece % 1.5‘ini kapladığını göstermekte.

Oysa aynı günün birinci sayfasında, üzerinden günler geçmiş olsa da “Yunanistan’da yas ve öfke” haberi 15.5 cm x 15 cm olmak üzere 232 cm² yer kaplamakta. Şehit haberinin kapladığı alanın iki katından da fazlası. Haberin çok çarpıcı etki yaratmayan görselinin kapladığı alan da yine 15.5 x 13’den 201 cm². Bu da, şehit haberinde kullanılan görselin kapladığı alanın yedi katından fazlası.
(Sayfanın tamamında kapladığı yerin anlaşılması açısından bu haber, ilk görselde kırmızı çerçeve içinde.)

(Tabii ki Yunanistan’da yaşanan felakete tepkisiz kalmamalı, siyaset üstü bu acı paylaşılmalı. Fakat kendi ülkemizde yaşanan felaketin, başka bir ülkede yaşanan ve üzerinden günler geçmiş bir felaketten daha az yer kaplayıp, önemsenmesinden ne anlamalı?)

Sadece bu olay özelinde bile bu kadarla kalsa yine iyi. Uğur Mumcu’ların döneminde kapıdan kovulan, yazının ilerleyen kısmında daha kapsamlı işleyeceğimiz dönüşüm ve işgal sayesinde gazetenin baş köşelerinden birine tepeden indirilen “Yetmez ama Evetçi” Aydın Engin, bakın bu hain saldırıdan sonra gazetenin “Aydın Engin, Hakkari’de PKK’nin tuzakladığı patlamada yaşamını yitiren Bedirhan Bebek için PKK ve HDP’nin farklı tutumuna dikkat çekti.” [3] başlığının altında neler diyor, diyebiliyor:

“Habere göre Bedirhan bebeğin ve annesinin canını alan bombayı PKK patlattı.
PKK’den bir açıklama bekledim. ‘Biz bir anne ile 11 aylık bebeğini hedef almayız. Bu eylemle ilgimiz ve bağımız yoktur’ diyen bir açıklama.
Bekledim ve gelmedi.
Şiddeti siyasal mücadele yöntemi olarak seçmiş bir örgüt de olsa PKK’nin Bedirhan bebek ve annesini yok eden cinayet karşısında suskun kalma hakkı olmasa gerek. Susmak suça ortak olmaktır.
Kürt siyasal hareketinin Meclis’teki ve yasal düzlemdeki temsilcisi HDP’den bir açıklama bekledim. Gecikmeden geldi.
‘Bu tür saldırıları asla kabullenmiyoruz ve kınıyoruz. Şiddet kısır döngüsü daha fazla insan yaşamını yitirmeden sona ermelidir’ dendi.
Sevindim ve kıvandım.” [4]

Şaka değil, gerçek. Yazar burada PKK’ya adeta STK muamelesi yapıyor. Üstü kapalı bir şekilde “Örgüt şiddeti tercih edebilir, ben buna karşı değilim. Bu kapsamda asker de öldürebilir ama en azından bebekleri öldürmemeli.” diyor.

Yine terör örgütünün vitrini olarak terör örgütünün varlığından, genel saldırılarından rahatsız olmayan, aksine destekleyen HDP’nin “Biz canavarı besleyelim, canavara da kimse engel olmasın. Ama canavar da canavar olduğu halde canavarlık yapmasın” kıvamı ve samimiyetindeki yaklaşımından tatmin oluyor ve kıvandım diyor, belki de kıvranmışlığını örtmek için.

HDP ile PKK’yı iki ayrı ve farklı düşünen unsur olarak algılatmaya çalışmasına ise değinmiyoruz bile…

BUGÜNLERE NASIL GELİNDİ…

Yukarıdaki kısımda ve kısmın içinde paylaşılan yazı alıntısında bir ölçüde anlatılan “hukuki süreç” ve gazetenin ge(tiri)ldiği noktayı açmakta fayda var. Onun için de biraz daha geriye gitmeye…

Türkiye Cumhuriyeti’ni tam olarak kontrol altına alıp, kendi çıkarları doğrultusunda “altın vuruşu” yapmak isteyen emperyalizmin, siyasi parti görünümlü bir “siyasi projeye” ihtiyacı vardı.

Bu siyasi parti tek başına iktidar olmalıydı ki ondan istenen birçok şeyi rahatça yapabilsin. Sadece bu da yetmezdi. Siyasi iktidar, “dikensiz gül bahçesinde” yürümeliydi.

Bunun için de toplumun sinir uçlarını temsil eden, denetleme mekanizması pozisyonunda olan yargıdan orduya, basından muhalefet partilerine kadar herkes “hizaya sokulmalı”ydı.

İşte bu hedef doğrultusunda kumpas davalar organize edildi. Hain terör örgütü FETÖ’ye bu konuda ne istedi de verilmedi ki…

Rahat operasyon alanı, mevki-makam, toplumsal saygınlık…

Tam anlamıyla açık çek

FETÖ de tabii ki bu ikramı geri çevirmedi. Alabildiğine sömürdü, kullandı kendisine verilen fırsatı. Ülke, belki de tarihinin en büyük hukuk katliamına maruz kaldı. Rüzgar farklı esiyordu o dönem ve birilerine göre ülkede “çok güzel şeyler” oluyordu. Kimse vatanseverlerin kanını, gözyaşını ve isyanını görmedi, duymadı.

İşte bu “dikensiz gül bahçesi yaratılması” kapsamında “Hizaya sokulacaklardan” birisi de Cumhuriyet gazetesi oldu doğal olarak. Ve başta İlhan Selçuk olmak üzere gazeteyle ve gazetenin çizgisiyle bütünleşmiş yazarları.
(Yeri gelmişken söylemeliyiz ki bir gün yeniden Türk yargısı adil yargılama hüviyetine kavuştuğunda o dönemin sorumluları, o dönemdeki hukuk ve insanlık dışı uygulamalarından ötürü kasten adam öldürmeye teşebbüs suçundan yargılanacaklar elbette. O kanlı defter açık kalmayacak ilelebet, bir gün kapanacak en adil biçimde.)

2010 yılında yapılan yargı dönüşümü ise en kilit hamlelerden biriydi. Bir gün iktidarı bile yutmaya kalkacak FETÖ canavarına adeta yargının anahtarı teslim ediliyordu. Gülen’in “Mezardakilere bile oy kullandırın” minvalindeki sözleri boşuna değildi.

SİYASİ İRADENİN SİYASİ DİZAYNI

Siyasi iktidara dönüşen siyasi projenin çalışma şablonu çok netti, görmek isteyene.

Bu şablona göre; siyasi iktidar kendisi için öneme sahip yerleri ele geçirecek, ele geçiremeyeceği türden yerleri de dönüştürerek ya da dönüştürülmesine, seyirci kalarak işlevsizleştirecekti. Tabii bu işlevsizleştirme bir yandan da toplumsal itibarsızlaştırma anlamına gelecekti.

Böylece kendinden olmayan ama kendisine gerçek anlamda tehdit oluşturmayan “yapay” muhalefet de yine siyasi iradenin iktidarını pekiştirecek ve bu sebeple “danışıklı dövüş” kapsamında bu gibi kişilere de yaşam alanı sağlanacaktı.

Yapay/sahte muhalefet tercihi sırasında temel kıstas, iktidarın bu kişi ve yapılarla Atatürk, Cumhuriyet kazanımları ve Kemalist kurucu irade karşıtlığı konusunda “doğal müttefik olması” olacaktı.

Siyasi iradeye milli ve anti emperyalist değil, emperyal ve marjinal muhalefet gerekiyordu. Ve de bununla birlikte siyasi geçmişleri ve düşünsel tutarsızlıkları yüzünden toplum nezdinde bir türlü güven verici bulunmayan, söylediği olumlu şeylerde bile “kara delik” etkisi yapan Atatürkçü görünümlü kişi, parti veya yayın organları. Doğruların yanlış ağızlarda etkisini kaybetmesinden faydalanacaktı iktidar böylece…

Bu marjinal ve toplumla bağı olmayan, toplumda sürekli antipati yaratan unsurlar; düşüncelerine uygun yaşam alanı bulacak, siyasi irade üzerinden esas düşmanları ve hedefleri olan “devlete”, Türkiye Cumhuriyeti’ne saldıracak, iktidar da bu “karşıt görünümlü” kitle sayesinde, topluma bubi tuzağı gibi kurduğu karşıtlık ekseninde siyaset düzeneği ile kendi kitlesinin kendisine daha fazla bağlanmasını sağlayacaktı.

Yukarıda belirttiğimiz şablonun muhalefet kanadı için Can Dündar, siyasi iktidarın gökte ararken yerde bulduğu, hayallerindeki sözde “muhalif aydın” profiliydi bu sebeple. Ve bu sebeple de tepeden indirildi gazeteye.

Tabii bunun için önce gazetede buna uygun şartların oluşması, oluşturulması lazımdı…

YALANLAR VE GERÇEKLERLE CUMHURİYET VAKFI DAVASI

Nisan 2013. Cumhuriyet Vakfına bağlı olan gazetenin vakıf seçimlerinde usulsüzlük yapıldı önce. Vakıflar Genel Müdürlüğü Teftiş Kurulu, bu usulsüzlükten ötürü seçimin tekrarlanması gerektiğini bildirdi ve Cumhuriyet Vakfını uyardı. Tarih 29 Ocak 2014. Vakfa yapılan bu uyarıyı Orhan Erinç vakıf üyelerine iletti, tekrarlanacak seçimin tarihini de duyurarak: 18 Şubat 2014.

O süreçte gazeteyi işgal etmek ve dönüştürmek isteyen liberal kanadın hamlelerine, Alev Coşkun’un başını çektiği Cumhuriyetçi kanat karşı hamle yaptı, bu seçime katılmayarak. Böyle olunca da yedi olan toplantı yeter sayısı altıda kaldı. Fakat buna rağmen aynı grup, bir usulsüzlüğün daha altına imza atarak toplantı yeter sayısı olmamasına rağmen seçim gerçekleştirdi. Kendilerine karşı olan kişileri vakıf yönetiminden tasfiye etti ve o kişilerin yerlerine kendi çizgilerine yakın kişileri göreve getirdi.

Gazetedeki işgal ve dönüşümün altın vuruşu tam da bu aşamada yapıldı. Durumun düzeltilmesi ve yanlıştan dönülmesi için resmi olmayan ve bireysel samimiyete dayalı birçok görüşme yapıldı ama sonuç alınamayacağı anlaşılınca, son çare olarak hukuki yollara başvuruldu.

Gazeteyi işgal eden zihniyetin bir algı operasyonu da burada devreye girdi.

Çünkü gazete ile ilgili iki dava vardı.

Bir tanesi bu bahsettiğimiz şekilde Alev Coşkun‘ların açtığı ve İstanbul 1. Asliye Hukuk Mahkemesinde görülen dava.

Bir tanesi de İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesinde açılan dava.

Gazeteye dair tutuklamalar, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından açılan ve İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen davadan ötürü gerçekleşti. Yasal süreç de sürmekte.

Fakat gazeteyi ele geçiren ekip, sanki ortada iki değil de tek bir dava varmış ve tutuklamalar Alev Coşkun’ların açtığı davadan ötürü gerçekleşmiş gibi bir algı yarattı.

Bu “yalan”ı gerçek algılatmak için de gazetenin sütunları kullanmaktan çekinmedi.

SONRA NE OLDU?

Gazetenin kaderinde belirleyici olan vakıf seçimleriyle ilgili olarak İstanbul 1. Asliye Hukuk Mahkemesi, 2 Mayıs 2017 tarihinde seçimlerde usulsüzlük olduğunu ve tekrarlanması kararını verdi.

Karşı taraf bu kararı İstinaf Mahkemesine götürdü. Mahkeme 28 Şubat 2017′de usulsüzlüğü daha farklı gerekçelendirme(vekaleten oy kullanılmasındaki usulsüzlük) ile de olsa onayladı. Bunun üzerine aynı taraf davayı Yargıtay’a götürdü. Yargıtay da usulsüzlüğü 3 Temmuz 2018 tarihinde İstanbul 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin belirttiği “yeter sayısının bulunmaması” gerekçesi üzerinden onayladı. Gerekçeli kararı da taraflara yolladı.

Velhasıl gazeteyi işgal eden zihniyetin artık tutunacak hiçbir hukuki dayanağı kalmadı, yaratmaya çalıştıkları yapay algılar da onların koltuklarında oturmalarını sağlayamayacak.

İŞGALCİLERİN ESAS DİRENÇ SEBEPLERİ

Gazeteyi “yetki gaspı” ile hukuksuz biçimde işgal eden zihniyet açısından gazetenin kurumsal kimliğinin, kurucu felsefesinin çok fazla bir önemi yok.

Her işgalcinin işgal ettiği alanda yaşayacağı anti demokratik ve gayri etik haz dışında.

Bu kişiler, “Düşünce özgürlüğü”, “Muhalif aydın tavrı” paravanlarıyla meşrulaştırdıkları Türkiye Cumhuriyeti nefretlerini yansıtabilecekleri, Türkiye Cumhuriyeti’ne saldırılarına aynı şevkle devam edebilecekleri yeni bir yer mutlaka bulacaklardır.

Türkiye’de ve Türkiye’den olmasa da gayet sıcak bir şekilde karşılanacakları ve desteklenecekleri ülkelerden, onların yayın organları üzerinden.

Bir söz vardır: “Birileri oturduğu koltuktan kalkmakta sıkıntı yaşıyorsa kesin altını pisletmiştir.”

Cumhuriyet gazetesinde de durum farklı değil maalesef. Gazetenin maddi durumu, gazete içinde maddi eksenli yaşananlar kısmen bilinmekte ama esas hasar tespiti gazete geri alındığında yapılabilecek.

Ve o zaman ortaya çıkacak manzara, bazı kişileri çok daha fazla zor durumda bırakacak. Çünkü o zaman gerçek anlamda mızrak çuvala sığmayacak.

Gazeteyi işgal eden bu anlayışın mevcut pozisyonunu korumak üzerinden esas saklamaya, gizlemeye çalıştığı hadise de bu.

Örneğin gazetenin gayrimenkullerinin usulsüz biçimde satıldığına dair belgeler var. Ki bu gayrimenkuller, gazete ile bütünleşmiş ve sadece maddi değil, manevi değeri de çok yüksek gayrimenkuller.

ÜLKE SİYASETİNE GENEL BAKIŞ

Türkiye Cumhuriyeti, tarihinin en kritik dönemlerinden birisini yaşamakta ve özellikle ülkeyi son 15 yılda yönetenlerin büyük hataları ve bilinçli tercihleri yüzünden ciddi bir beka sorunu ile karşı karşıya.

Tarihsel süreç bizlere gösterdi ki bu ülkenin tek kurtuluş yolu Atatürk ve onun fikir yapısı, kendisinin 1935’te belirttiği tabiri ile “Kemalizm Prensipleri“(*).

“Bunlardan başka, 1935 Kurultayınca saptalanan fikirler de bu programa ulanmıştır. Partinin güttüğü bütün bu esaslar, Kemalizm prensipleridir”
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK, CHP 5. BÜYÜK KURULTAYI, 1937

Türkiye Cumhuriyeti’ni yöneten anlayış, Atatürk devrimlerine saldırdığı, onun zıttı yönde hareket ettikçe her şey daha da kötüye gitmekte. Tam olarak kabul etmese de çözümün, saldırdığı çizgiye gelmek olduğunun da, bükemediği bileği öpmesi gerektiğinin farkında. Bunu uygulayıp uygulamayacağı ise bambaşka bir tartışmanın konusu. Ama er ya da geç  kurucu ayarlara dönmek zorunda kalınacağını göreceğiz, istense de istenmese de.

Muhalefet kanadında da durum farksız değil. Siyasal İslamcı anlayışın; Atatürk, Cumhuriyet ve Kemalizm düşmanlığı konusunda doğal müttefiki olan etnikçiliğin, terör seviciliğinin toplumda karşılığı olmadığı görülmekte.

Ayrıca başka bir gerçeklik de toplumun önemli bir kesiminin onlarla işbirliği yapanları da terör destekçileri ile aynı kefeye koyduğu ve bu “birlikteliğe” büyük bir tepki gösterdiği.

Muhalefet partilerinin son seçimlerdeki yenilgileri, yukarıda belirtilen tavrı da içine alan düşünsel tutarsızlık ve omurgasızlıktan, Kemalist ideolojiden uzaklaşılmasından, daha doğrusu ve vahimi başta Atatürk’ün partisi iddiasındaki partide bile Atatürk’ün fikir yapısının reddedilmesinden kaynaklanmakta.

Bu durum kabul edilse de edilmese de, birilerinin işine gelse de gelmese de. Tarihsel ve toplumsal gerçeklik tam olarak da böyle.

***

İşte bu “ahval ve şerait” içinde, Atatürk’ün fikir yapısı tüm zamanlardan daha çok güncel ve ülkenin haline “çare” durumunda iken Cumhuriyet gazetesi; Taraf, Radikal, Özgür Gündem gazetelerinden oluşan bir üçgenin içinde sabit olmayan bir nokta olarak savrulmakta. Olaylara göre yer yer bu üç gazeteden birisinin çizgisine yakınlaşsa da her durumda hepsini içinde barındırmakta…

Ve maalesef son yıllarda, neredeyse hiçbir konuda gazetenin tavrı bu “üçgenin” dışına çıkacak biçimde milli ve anti emperyalist ol(a)madı.

Tabii uzun bir süredir gazetenin yönetimini işgal edenlerin siyasi anlayışı, eğilimleri, saplantıları ve tercihleri yüzünden…

İKİ TESPİT VE ÜSTÜMÜZE DÜŞEN TARİHİ SORUMLULUK

Tarihsel süreç ile hukuki süreç, Cumhuriyet gazetesi açısından birbirini doğrulamakta, birbiriyle örtüşmekte ve birbirini tamamlamakta.

Bu tarihi ve hukuki fırsatın kaçırılmaması için gazetenin okuyucularına dair iki tespitte bulunup onlara seslenmek de bizler açısından tarihi bir sorumluluk:

Gazetenin çizgisinin okuyucuda gerekli rahatsızlığı yaratmamasının başlıca sebeplerinden birisi, bu “doğal” okuyucu kitlesinin büyük bir kısmının çok daha önce ve bu dönüşümün gazetede mevzi kazanmaya yeni yeni başladığı evrede gazeteyi okumayı bırakması, onu yok hükmünde sayması…
(Çok az bir kısmının da şekilci bir tavırla her durumda gazeteyi alıp gazetede olanlara tepki koymaması ve farkında olmadan kendisinin de düşünsel olarak dönüşüme uğraması.)

Bu fırsattan istifade eden birilerinin de, kendi illegal ve gazetenin kurucu felsefesine taban tabana zıt görüşlerine yine Cumhuriyet gazetesini siper yapması… Bu yüzden de okuyucu kitlesi ile gazete arasındaki mesafenin daha da artması…

CUMHURİYET GAZETESİ NEDEN ÖNEMLİ

Cumhuriyet gazetesi; kurucu değerleri ve tarihsel birikimi ile ülkenin muhalefetsiz, ülkeyi yönetenlerin denetimsiz kaldığı yerde hukuki manada da eli güçlenmişken bu boşlukta dümene geçmek ve ülkenin yeniden fabrika ayarlarına, Atatürk çizgisine dönme sürecinin öncüsü olmak zorundadır.

Çünkü Uğur Mumcu‘nun da dediği gibi:

“Cumhuriyet Gazetesi Kurtuluş Savaşı’nda Kalpaklı Kuvayı Milliyecilerce Ankara’ya taşınan ‘Yeni Gün Matbaası’ ile kuruldu.” [5]

Bazı gerçekleri yok saymamız, gerçekleri değiştirmediği gibi bu durumdan faydalananların etki alanlarını daraltmıyor maalesef.

Teknoloji hızla gelişmeye devam ediyor olsa da bilim insanları halen sineğin hacmiyle ters orantılı mide bulantısı yaratabilmesine bir çare geliştiremiyor.

Teşbihte hata olmaz, o yüzden diyebiliriz ki, gazetede de durum bundan farksız değil.

Bundan sonra okuyuculara ve vatanseverlere düşen görev; gazetelerindeki sürece hakim olmak suretiyle gazeteye sahip çıkmak, hukukun verdiği “o sinekler artık o gazetede söz hakkına sahip olamaz, aldıkları tüm kararlar yok hükmündedir” kararının uygulanmasında ve sonrasında destekleyici ve denetleyici, oluşturulan bataklığın kurutulmasında da gönüllü ve öncü olmaktır.

Cumhuriyet’imiz ellerimizin arasından kayıp giderken Cumhuriyet gazetesinin cumhuriyet düşmanlarınca, üstelik de gayri hukuki bir şekilde mevzi olarak kullanılmasına ses çıkarmamanın, mücadele etmemenin bedeli çok ağırdır.

Bu, hem Cumhuriyeti hem Cumhuriyet gazetesini kuranların emanetine sahip çıkmamak demektir ki vatan, Cumhuriyet ve Atatürk aşkıyla çarpan hiçbir yürek, bu duruma kayıtsız kalamaz.

Gazetenin şu an yaşadığı ve yansıttığı solgunluğun sebebi; onun doğal toprağına uymayacak olan yabancı ve zararlı bitkilere maruz kalmasındandır. O zararlı bitkileri Cumhuriyet toprağından söküp atıp, bataklık kurutulduğunda, toprağa yine ve yeniden kendi öz tohumu ekildiğinde, o tohumlar da okurlarının vatan sevgisi ve mücadele azmi ile sulandığında Cumhuriyet gazetesi, doğal yaşam alanına dönen her canlı gibi kendini bulacak ve eski gücüne de etkisine de kavuşacaktır.

O yüzden yazının sonunda güçlü bir şekilde haykıralım ve arkasında duralım:

Atatürk “Cumhuriyet”i! Hemen! Şimdi!

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR 
8 AĞUSTOS 2018

(*) Yazıda kullanılan, “Kemalizm Prensipleri” alıntısı ve yazılı görseli, Mustafa Kemal Atatürk’ün bu tespitinin kendi el yazısıyla ifadesidir ve Anıtkabir arşivlerinde Dosya No. 1, Belge No. 1091 olarak kaydedilmiştir.)

DİPÇE

[1] https://twitter.com/cumhuriyetgzt/status/1024328276104359937
[2] https://bayraktarcagdas.blogspot.com/2018/07/isgal-edilen-cumhuriyette-degisen-bir.html
[3] http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/1042621/Aydin_Engin__Susmak_suca_ortak_olmaktir.html
[4] http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/1042621/Aydin_Engin__Susmak_suca_ortak_olmaktir.html
[5] Uğur Mumcu – Cumhuriyet / 13 Ocak 1993

Önceki İçerikLOZAN ALGISI MI? LOZAN OLGUSU MU?
Çağdaş Bayraktar 1986 yılında doğdu. İlk ve orta öğrenimini Mersin'de tamamladı. 2014 yılında Çukurova Üniversitesi Ziraat Mühendisliği Tarım Ekonomisi bölümünü bitirdi. Aynı bölümde yüksek lisans öğrenimine devam etmektedir. Lisans eğitimi süresince 5 yıl boyunca ilk üyelikten başkanlığına kadar Çukurova Üniversitesi Atatürkçü Düşünce Kulübü'nin her kademesinde görev aldı. Bu dönem içerisinde dava arkadaşları ile birlikte "Kemalizm"in yerel ve ulusal ölçekte ADK/T'ler nezdinde kurumsallaşması, yaygınlaşması ve bağımsız kalması adına yoğun çaba gösterdi Öğrenimi müddetince okulun Türk Sanat Müziği korosunda aktif çalıştı. 2013 yılında kendisi gibi öğrenci olan arkadaşlarıyla birlikte "Vardiya Bizde Adana"nın kurulmasına öncülük etti. Haftalarca süren Sessiz Çığlık eylemlerinde hukuku savundu. Karşı ve Yurt gazetesinin olmak üzere bir çok internet sitesi ve yerel gazetelerde yazıları yayınlandı. Milli Mücadele döneminde kurulan ve "Kemalizmin İleri Karakolu" unvanıyla onurlandırılan Yeni Adana gazetesinde yazıları yayınlandı. Ayrıca aynı gazetenin Genç Yeni Adana ekinin kurucu editörlüğünü ve başyazarlığını yaptı. 27 sayı yayınlanan Genç Yeni Adana'daki yazarların bir çoğunun yazarlığa adım atmasında ve gelişmesinde öncülük etti. Eski Vatan, yeni Aydınlık yazarı Mustafa Mutlu'nun resmi sosyal medya sayfalarının kurucu editörlüğünü yaptı. Genç Yeni Adana'daki yazar kadrosunun büyük bölümüyle beraber Üçüncü Yol'u kurdu. Bununla beraber Metin Aydoğan, Sinan Meydan ve Banu Avar gibi değerli aydınların ve de yine Üçüncü Yol yazarlarından Erhan Sandıkçı'nın da içinde bulunduğu partilerüstü Milli İrade Birliği platformunun yazar kadrosunda bulunmakta. Milli İrade Birliği'nin "Milli İrade Nedir?" ve Mustafa Mutlu'nun "Dön Kardeşim" kitaplarında yazıları yayınlandı. Yazarlık dışında kitap editörlüğü de yapan yazar tarih, müzik, felsefe, edebiyat, sanat, spor ve sosyoloji alanlarıyla ilgilenmektedir.

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.