Ağustos ayı, Türk tarihinin pek çok kutlu zaferinin içinde bulunduğu, coşku ile özdeşleşen bir zaman aralığı.

En kutlu olan zaferlerimizden biri ise şüphesiz ki Sakarya Meydan Savaşı.

22 gün 22 gece boyunca bozkırın ateş, barut ve kanla cehenneme döndüğü amansız bir mücadele…

1921 yazının kabus dolu şartları bilinmeden, bu şartların doğurduğu Kütahya-Eskişehir savaşları anlaşılmadan, Türk ordusunun yer yer 150 km’ye varan geri çekilişinin psikolojik ağırlığı görülmeden, Sakarya’nın göz kamaştıran devasa parlaklığı idrak edilemez.

1921 yılı, bir önceki yıl daha az maliyetli görülen iç ayaklanmalar yoluyla devrilmeyen Ankara Milli Hükümeti’nin, Yunan Krallığı’nın tetikçi ordusuyla tutuştuğu kanlı çarpışmalara sahne oldu.

Düzenli ordu yapısının pek çok araç gerecinden yoksun olan, ama ismen ve kısmen bir düzene sahip olan Kuvayi Milliye güçleri, 1921 yılının ilk dört ayında Yunan ordusunu iki kez İnönü Savaşları ile durdurmuş, hırpalamış ve tüm dünyayı şaşkına çevirmişti.

Bunun üzerine Ankara Hükümeti’nin ve onun ordusunun gücünü anlayan Yunan Devleti, ülkesinde genel seferberlik ilan etmiş, İngilizlerle oldukça karlı şekilde silah antlaşmaları gerçekleştirmiş ve Anadolu’daki askeri gücünü iki katına denk gelecek şekilde kuvvetlendirmişti.

Aynı zaman diliminde Ankara’daki Milli Hükümete baktığımızda ise mücadelenin başından beri şiar edindiği “tam istiklal” anlayışının bir dakika olsun elden bırakılmamış, hiçbir hükümet ya da şirketle onur zedeleyici bir antlaşma yapılmamış, savaşın halkın malına, canına, moraline dayandırılmış olduğunu görürüz.

Öyle ki, bu anlayış o dönemki yoksulluğu ve yoksunluğu emperyalizmin besili tetikçilerinin zenginliğine karşı çok daha görkemli kılmıştır. Tüm dünyada mazlum milletleri harekete geçiren bu anlayış, en zor anlarda dahi onurlu mücadeleyi elden bırakmamak ile mümkün olmuştu.

İkinci İnönü Savaşı sonrası emperyalizmin basit bir namlusu olan Yunan Devleti, Helenist amaçlarını hakim kılmak için kanı bitlenmiş bir şekilde Temmuz’un onuncu günü genel saldırıya geçmişti. Kütahya-Eskişehir savaşları olarak adlandırılan çarpışmalar sonrası Milli Hükümet, orduyu kaybetmemek amacıyla, Eskişehir-Afyon hattından Sakarya nehrinin doğusuna çekilmişti.

Çelikten daha güçlü bir irade ve inanç isteyen geri çekilme adımı, bu niteliklerden yoksun olan çoğu kişiyi umutsuzluğa itmişti kuşkusuz. Hükümet merkezini Kayseri’ye taşıyalım diyenlerden, mevcut şartlarda barış teklif edelim diyenlere; bu orduyu sadece Enver Paşa diriltir diyenlerden, dağılan orduyla birlikte Mustafa Kemal Paşa’yı da tarihten silmek için art niyetli şekilde Başkomutanlık teklif edenlere kadar tarifi zor bir kargaşa hakimdi Ankara’ya.

Basit bir saltanatçı şeyhten, hilafet yanlısı mebuslara kadar tüm Mustafa Kemal düşmanları ellerini ovuşturuyordu. 1921 yılının Ağustos’una umut kırıcı bu hainlerin bitmeyen siyasi mülahazaları ile giriyordu Milli Hükümet. Hem Türk Ordusunun geri çekilişi hem de Yunan Ordusunun ilerleyişi sürerken yaşanıyordu tüm bunlar.

Tümen Komutanı Deli Halit Paşa’nın ifadesi ile “Yunan ordusu, Türk ordusu ile değil, onun cenazesi ile dövüşüyordu.” İmkansızlıkların vardığı noktalar bu şekildeydi.

Samimi hislerle Mustafa Kemal Paşa’nın Başkomutan olarak savaşın genel gidişatını değiştireceğine inanan çoğunlukla birlikte, yukarıda belirttiğimiz gibi Paşa’yı yenik orduyla birlikte tarihten silmeyi amaçlayan kıt akıllılar da mevcuttu.

Kendi kazdıkları kuyuya düştüler. Mustafa Kemal Paşa amacı görmüş, buna rağmen görevi üç ay ile sınırlandıracak teklifi kendi sunarak celladın bıçağı boğazdayken dahi “milli iradeyi hakim kılma” esasından sapmamıştı.

4 Ağustos’ta alınan Başkomutanlık görevini, 7-8 Ağustos’ta alınan Ulusal Vergi Emirleri(Tekalifi Milliye) izlemişti. Halk yalnız canıyla değil, malıyla da savaşa ortak edilmişti. 25 Temmuz’dan 15 Ağustos’a dek 21 günde 21 yeni tümen oluşturulmuş ve savaşa hazır hale getirilmişti. Bu durum teknik varsayımların mantık yönünü zorlayan tarifi zor bir mucize idi. Keçisini, koyununu, çorabını, çarığını Mehmed’e veren halk, zaferin de küllerinden doğuşun da mimarıydı.

Bu hareketliliği fark eden Yunan Ordusu, Ankara’yı gafil yakalamak amacıyla 15 Ağustos günü hareketine yön ve hız vermişti.

Kurban bayramının birinci günüydü o gün, savaşta hastane bombalayanlardan ne beklenebilirdi başka?..

***

22 gün 22 gecelik destanın başlangıcıydı 23 Ağustos. Başkent’in elli km yakınlarında dahi savunma hatlarının olduğu, çarpışmaların sürdüğü bir savaş.

Cephe savaşlarında “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh da bütün vatandır.” şeklinde ifade edilen ciddi bir yeni bir savunma stratejisi yaratılmış ve başarıyla uygulanmıştır.

Birden çok kez cepheyi yaran Yunan Ordusu, ovanın ortasında siper kazan Türk Ordusunun strateji üstünlüğü karşısında bitirici vurucu yapamamış, günden güne zayıf düşmüş ve fikren mağlup olmuştur.

Emperyalizmin yıllarca besleyip büyütebildiği tetikçi kalabalık bundan ibaretti. En güçlü oldukları anda kaybettiler.

Gazi Paşa’nın büyük Nutku’nda ifade ettiği şekilde, “… Büyük ve Kanlı Sakarya Savaşı, yeni Türk devletinin tarihine, dünya tarihinde pek az olan, büyük bir meydan savaşı örneği yazdı.”

Şüphesiz ki, Sakarya Savaşı tam bir yıl sonra gerçekleştirilecek olan Türk Büyük Taarruz’unu da mümkün kıldı. Bu savaş kaybedilmiş olsaydı, değil bir yıl sonra 15 günde İzmir’e ulaşacak ordu, Kayseri-Sivas hattında direnecek düzenli birlikler dahi zor teşkil edilirdi. Bir kaybediş senaryosu, dehşet dolu bir Türk distopyasını yaratmamıza neden olur, cildler sürecek…

İşte gerçeğin bu açık yüzü bize gösteriyor ki, Sakarya Savaşı kurtuluşu mümkün kıldığı gibi, Anadolu’yu kalıcı yurt kılan tüm zaferleri, başta Malazgirt olmak üzere anılabilir, kutlanabilir kılıyor.

Cumhuriyet devrimini gölgelemek adına onun destansı başlangıç adımlarını basit görmek ya da onları es geçmek Türk tarihinin bütünlüğünü parçalayan alçakça bir adımdır.

Batı karşıtlığı adına batı tarihçiliğinin tezlerine güç vermekten başka bir şey değildir bu hareket.

Anti emperyalist, üçüncü dünyacı öncü bir mücadele bütününü(Bağımsızlık Savaşımız) yok saymak, Türk tarihini orta çağdaki zaferlerinden ibaret algılatmak, o zaferlerin hem manevi değerini hem de kazanımlarını korumasını sağlayan yakın geçmişteki zaferleri göz ardı etmek; Türk tarihi denen zincirin bazı halkalarını keyfi bir şekilde koparmak demektir. Kuşkusuz ki bu durum, ulus bütünlüğünü ortak tarih noktasında sarsacak en sinsi oyunlardan biridir.

Tüm bu saldırı ve yok sayışların bilinciyle anıyoruz Sakarya Savaşı’nı, her geçen sene daha güçlü ve inançlı bir şekilde.

Şan otağımızın kurtuluşunu, Ağustos’un “Kutlularının Kutlusu“nu anıyoruz.

Görkemli şehitlerimizi onurla yad ediyoruz, aziz ruhları şad olsun.

ÇAĞATAY UNCU
25 AĞUSTOS 2018

Önceki İçerikOĞLUMA…
Sonraki İçerikTARİHTEN GELEN BİR SES, SANA NE DİYOR DİNLE!
Çağatay Uncu. 1992, Kütahya doğumlu. İlk ve orta öğrenimini İzmir'de tamamladı. 4 yıl boyunca Çukurova Üniversitesi Makine Mühendisliği bölümünde lisans öğrenimi aldı. Mezuniyetine 1 yıl kala okulunu dondurarak, 2015 yılında, Rusya Ulusal Nükleer Araştırmalar Üniversitesi Moskova Fizik Mühendisliği Enstitüsü'nde lisans öğrenimine başladı. Şu an bu öğrenimine devam etmektedir. Adana'da yaşadığı dönem boyunca 3 yıl süresince ÇÜ Atatürkçü Düşünce Kulübü üyeliği ve yöneticiliği yaptı. 2013 yılında kendisi gibi öğrenci olan arkadaşlarıyla birlikte "Vardiya Bizde Adana"nın kurulmasına öncülük etti. Haftalarca süren Sessiz Çığlık eylemlerinde hukuk mücadelesine katıldı. İlgi alanları; bilim felsefesi ve tarihi, popüler bilim, tarih, spor

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.