Geçtiğimiz yıllarda anarken Bahriye Üçok’u şöyle demiştik, o kara günler için: “12 Eylül’ün Amerikancı ve gerici müdahalesinden sonra karşı devrimin çok daha fazla güç kazandığı, pervasızlaştığı bir dönemdi.”

Evet, küresel virüslerin doğal yaşam alanı haline gelmiş, kurumlarını ve iradesini bir hiç karşılığında emperyalizme peşkeş çeken bir devlet algısı vardı o günlerde.

Darbe, sözde küfür ettiği her gücün doğrudan ya da dolaylı olarak güçlenmesini sağlamış ve bu kesimleri siyasetin baş aktörleri haline getirmişti.

Yeşil Kuşak Projesi’nin devamı niteliğinde olan mezhepçi, kukla partiler Orta Asya’daki Türk devletlerinden, Atlantik’e kıyısı olan Fas’a kadar tüm Orta Doğu coğrafyasını kapsayacak şekilde bilinçli olarak desteklenmiş ve güçlendirilmişlerdi.

Sosyalizme karşı bir zihin karakolu olarak inşa edilen söz konusu İslamcılık, yönünü sönüp giden sosyalizmden, her daim canlı kalan ulus devletçi, tam bağımsızlıkçı milli ideolojilere çevirmişti.

Bu ideolojilerin fikri ve eylemsel babası elbette ki Kemalizmdi. Öyleyse ilk o yıkılmalı ve yumuşak geçişin önü açılmalıydı.

Toplumun gören gözleri ve duyan kulakları olan aydınları tam ve büyük bir tırpanla yok edilmeden, hareketsiz, engelli, güdülmeye hazır bir ulus bedeni inşa edilemezdi.

12 Eylül ilk büyük tırpandı, sonrasındaki yaklaşık 25 yıl ise sistematik katliamlarla sürdürülen, toplumun “antikor”larının yok edildiği süreçti.

Rejime düşman olan herkes şüphesiz ki ilk önce Kemalist aydınlara çevirdi silahını. Son çeyrek yüzyılın hüzün dolu tarihi bu sahnelerle dolu.

Bu sahnelerin başlangıçlarından ve en etkili olanlarının başında gelen olay ise Bahriye Üçok’un katledilmesiydi.

Ahlaklıca ve bilgi ile susturulamıyorsa; alçakça ve kalleşçe katledilmeliydi, toplumun gören gözü aydınlar. Emperyalizmin yöntemi de amacı da buydu. İslamcı ve Kürtçü terörize kuklalar ile eliyle toplumun antikorları ve bağışıklık sistemi yok edildi.

Bahriye Üçok, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinin ilk kadın öğretim üyesiydi. Olaylara yaklaşımı ve bakış açısıyla ufuk açtı. Aynı zamanda yetkin bir tarihçi ve siyaset bilimciydi.

Akademik bir camia olması hiçbir şeyi değiştirmez, eğer ki yöntemler dogmalar üretiyorsa ve sorgusuz kabulünü dikte ediyorsa bizlere, orası bir üniversite değil, ismi yabancılaşmış bir medresedir.

Bahriye Üçok Batılı çağdaşları ile bilgi ve etik düzeyde eş değer bir Teolog’tu. Sordu, sorguladı, sorgulattı ve ışık saçtı bu alanda. İki yıl önceki anmamızda ifade ettiğimiz gibi ilmini fener yapıp yarasa gözlü gericiliğin üzerine tutmuştu.

Türban konusundaki çağdaş ve berrak görüşleri, her ne kadar İslam tarihine somut bir şekilde dayandırılsa da toplumun beynine ve vicdanına sülük olan gericileri tehditler eşliğinde nefret kusturmaya yetmişti.

Tehditler gün geçtikçe artmış, yeterli ve gerekli önlemler alınmamış, sonunda ise kahpe bir saldırı gelmişti.

Siyaset ve toplum içerisinde olağan bir renk, bir ses olarak algılatılmak istenen siyasal İslamcılığın sonunda varacağı noktayı en başında gösteren acı bir örnek oldu bu katliam.

Bahriye Üçok’la birlikte saldırılar ve devletin acizliği sistematikleşti. Cumhuriyet devrimlerinin, toplumun yapısından ve devletin temelinden silinmesine karşı çıkan her bir aydın hedefti artık. Canı alınamayana ise haysiyet cellatlığı yapıldı(bu yöntem, sonraki yıllarda kumpas davalar yoluyla aynı kişiler elinde daha çok ünlenecekti).

Cumhuriyet, bir aydınlanma neferini, aydınını yitirmişti.

O zamanlarda en azından bu cinayete üzülmeyenler, bugün ülkenin rotasına yön veriyor.

O gün bir Bahriye Üçok katledildi. Bugün ise 4 yaşındaki kız çocuklarının dahi gidebileceği onlarca sıbyan mektebi açılıyor. Bu mektepler eliyle, zihni mühürlenerek katledilen yüzlerce Bahriye Üçok var.

Söylediklerinin değerini bugünün bilinci ile yorumluyoruz. Doğruları söyleyen, naif bir Aydınlanma savaşçısıydı. Düşünceleri, ürettikleri ve mücadelesi bizlere onurlu bir miras olarak kaldı.

Savaşımızın onu katledenlerin mirasçıları ile devam edeceğini belirterek, kendisini aramızdan ayrılışının 28. yıl dönümünde sevgi ve minnetle anıyoruz.

Çağatay Uncu 
06.10.2018

Önceki İçerikÖZAKMAN: “BİLGİ”NİN SESİ
Sonraki İçerikTÜRK DIŞ POLİTİKASINDA “İSTİNYELİ DELİ EŞREF” VİZYONU
Çağatay Uncu. 1992, Kütahya doğumlu. İlk ve orta öğrenimini İzmir'de tamamladı. 4 yıl boyunca Çukurova Üniversitesi Makine Mühendisliği bölümünde lisans öğrenimi aldı. Mezuniyetine 1 yıl kala okulunu dondurarak, 2015 yılında, Rusya Ulusal Nükleer Araştırmalar Üniversitesi Moskova Fizik Mühendisliği Enstitüsü'nde lisans öğrenimine başladı. Şu an bu öğrenimine devam etmektedir. Adana'da yaşadığı dönem boyunca 3 yıl süresince ÇÜ Atatürkçü Düşünce Kulübü üyeliği ve yöneticiliği yaptı. 2013 yılında kendisi gibi öğrenci olan arkadaşlarıyla birlikte "Vardiya Bizde Adana"nın kurulmasına öncülük etti. Haftalarca süren Sessiz Çığlık eylemlerinde hukuk mücadelesine katıldı. İlgi alanları; bilim felsefesi ve tarihi, popüler bilim, tarih, spor

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.