Mücadelenin en başında; ne temsil heyeti, ne ordu, ne de meclis varken henüz ve de idam hükümleri boyunlarındayken ilan etmişlerdi: “Milli kuvvetleri etkin, milli iradeyi hakim kılmak esastır.” diye.

Ulusal Kurtuluş Mücadelemizin destansı özünü buluyoruz bu esas içerisinde. Erzurum Kongresi’nden Lozan’a dek, tam dört yıl alan bu onurlu savaşım, Gazi Paşa’nın “milli egemenlik nuru” olarak ifade ettiği sonsuz ülküyü gerçekleştirmek üzere verildi.

1923 yılına ulaştığımızda “Cumhuriyet”in fikri var, özü var, ruhu da var; ancak adı yoktu.

Aynı yılın başında yurt gezisine çıkan Mustafa Kemal Paşa, halkın büyük zafer sonrası eğilimlerini ve hürriyet düzenine fikri hazırlığını değerlendirirken, Eskişehir’de şu açıklamayı yapar: “Bugünkü gücümüzün kaynağı, milletin ruhuna, vicdanına, eğilimlerine dayanmamızdır… İzlenmesi akla uygun siyaset, milletin doğal yeteneklerine ve ihtiyaçlarına uygun olandır… Milletler, kendi vicdanlarının eğilimini yerine getirmek ve uygulamak isterlerse, egemenliği elinde tutmak zorundadırlar… Egemenlik artık kayıtsız şartsız milletindir ve milletin kalacaktır. Yönetim biçimi halkın kendisini bilfiil yönetmesi esasına dayanacaktır.” [1]

Kendi ülkesini kimsenin mihneti altında kalmadan, canından ve malından sonsuz bedel ödeyerek kurtarmış olmanın özgüvenini duyan halk, kendi kendini yönetme zorunluluğu anlayışına zaman geçtikçe alışıyordu. Gazi Paşa’nın milli egemenlik ile ilgili sözlerinin daha derin bir anlam ve boyut kazandığı günlerdi.

Monarşi fikrinin batıl ağırlığı altından yavaşça kurtulan halk, onun sözlerini daha bir dikkatle dinliyor, kendi meclisine daha candan sarılıyordu. Onlar sarıldıkça Atatürk, Cumhuriyet’in temellerini hızlandırıyordu.

Devrimlerin olmazsa olmaz örneği olan önder ile halkın büyük uyumu karşısında, 1 Kasım 1922 tarihinde yok olan Saltanat’ın fikri destekçileri ve de tüm Ankara düşmanları, yaklaşmakta olan Cumhuriyet tehditine(!) karşı saldırıya geçtiler. Pek çoğu zaten halk düşmanı bir tutumla hayatlarını var etmişti. Mütareke basını ve çevresindeki iş birlikçilerin muhalefeti, Atatürk’ü yormaya ya da yıpratmaya yetmezdi. Onu yıpratan, Milli Kurtuluş Mücadelesinde birlikte yola çıktığı yoldaşlarının tutumlarıydı. Kazım Karabekir Paşa, “Bizde cumhuriyet olmaz, çünkü geleneksel padişahlığa karşı hürmet ve muhabbet çoktur.”[2] derken; Sakarya Savaşı’nda kaybetmemiz mukadderdir diyerek ordu komutanlığı teklifini reddeden Refet Paşa da İstanbul gazetelerine halife hazretlerinin ve makamının faziletlerini anlatıyordu. Yunan ilerleyişi sırasında İsmet Paşa’dan kıdemli olduğu için altında çalışmayı reddeden ve ölüm kalım mücadelesinin bir kısmında cephede olmayan Ali Fuat Paşa ile başvekillikten istifasını gerektirse dahi Lozan dönüşü İsmet Paşa’yı karşılamayacağını söyleyen Rauf Bey de onlarla beraberdi.

Verilen ulus hakimiyeti mücadelesinin bir anlam bütünlüğü içerisinde sonuçlanması ve devletin halkın egemenliği sistemi ile örgütlenmesi demek olan “Cumhuriyet” fikri böyle talihsiz muhalifler ile karşılaşıyordu.

Bu yaklaşımlar karşısında Cumhuriyet fikri elbette ki “milli bir giz” olacaktı Mustafa Kemal Paşa için. Devrimin adı konularak sistemleşmesi için halkın yüreğinde kök salmaya başlaması yeterdi. Ama bu yeterliliğin sağlanması ciddi emekler isteyen uzun bir zamana mal olacaktı. Atatürk büyük nutkunda, bir yıla yakın süre emeklerinin amacını oluşturan bu konu için şöyle diyor: “İleride olabilecekler üzerine çok konuşmak, giriştiğimiz gerçek ve maddi mücadelenin, hayallere dayalı istekler gibi görünmesine yol açabilirdi. Dış tehlikenin yakın etkileri karşısında üzülüp duyarlılık gösterenler bile; geleneklerine, düşüncelerine, ruhsal durumlarına uysa da yapılacak değişikliklerden ürkebilir ve ilk anda yeniliğe karşı direnebilirdi. Başarı için en uygun ve güvenilir yol, her evreyi zamanı gelince uygulamaktır. Ben böyle yaptım… Bütün aşamaları kapsayan düşüncelerimi, ilk anda bütünüyle açığa vurmadım, söylemedim. Ben ulusun vicdanında ve geleceğinde sezdiğim büyük gelişme yeteneğini, bir ulusal sır gibi vicdanımda tartışarak, yavaş yavaş bütün toplumumuza uygulatmak zorundaydım.”[3]

Bütün toplumumuz yavaş yavaş onu anladı. Geriye anlamak istemeyenler ve onu anlayıp bunun korkusu ile engel yaratmaya çalışan emperyalizm ve onun iş birlikçileri kaldı. Lakin tüm çabalar boşa çıktı. Bütün bir kurtuluş ve egemenlik mücadelesini eliyle yaratan halk, bunun için en önde çarpışan neferine, Gazi’ye omuz verdi.

Netice, devrimin kimseye bırakılmadan sahiplenilmesiydi. Görüldüğü üzere işgalin sonlandırılması ve barış antlaşmasının imzalanması tek başına yeni yönetim anlayışının oluşmasına yetmemiş, pek çok şart yaratılmış ya da oluşması beklenmişti.

Cumhuriyet’in ilanı, Atatürk’ün ifadesi ile, milletimizin kendinde bulunan yüksek niteliği uygarlık dünyasına daha kolay göstereceği ilk yoldu. Şüphesiz ki uygarlık dünyasına tam bağımsız, ulus hakimiyetine dayanan bir cumhuriyet ile verilecek olan mesaj, milli bir meclis hükümeti kalınarak verilen mesajdan daha ileri ve kudretliydi.

29 Ekim, ardından doğacak olan arasız devrimleri tutuşturan bir kıvılcım, son çare olarak halifeye sarılan karşı devrimciler içinse tükeniş noktasıydı.

Geçtiğimiz sene bu kutlu günü anarken şöyle demiştik: “29 Ekim, 15 yıl boyunca sürecek arasız devrimlerin ilki, en büyüğü ve geri kalan hepsinin altını dolduran en büyük devrimdi. Öyle büyüktü ki, onun düşmanları onun ismine saldırabilmek için onlarca yıl beklemiş ve geçen sürede ancak Cumhuriyet dediğimiz büyük gövdenin ufak dallarına saldırmışlardı.”

Devrimin yüzüncü yılına yaklaşırken ufak dalların, yeşil yaprakların tükendiğini öfkeyle gözlemliyoruz. Tufanların deviremediği görkemli gövde, ağaç kurtları tarafından çürütülüyor.

95 yıl sonunda gelmiş olduğumuz nokta, değişmeyen düşmanlarımızın bizim için arzuladığı mevkiden öte değil.

Ordusunda binlerce ajan sızdırılmasına göz yumulan, çocuklarının kaçak tarikat yurtlarında yandığı, Diyanet İşleri Başkanlığının Milli Eğitim Bakanlığından kat kat fazla ödenek aldığı, çocuklarını pozitif bilimlerin en uzağındaki okullarda okumaya zorlayan, askerlerinin ekim ayında donarak ölmesini engelleyemeyen cumhuriyet, 29 Ekim’de kurulan cumhuriyet değildir.

Geçmişte olduğu gibi günümüzde de anmalar hiçbir olumlu gelişme için yeterli olamaz. Teokrasiye dayanan bir meşruti monarşiye dönüştüyse cumhuriyet, sana yitirdiğini hatırlamak, anlamak ve devrimlerini yeniden yapmak düşer.

Milli egemenlik kavramının yüceliğini hatırladık bugün, onu sistemleştirmek için ödenen bedelleri… 21. yy’da tam bağımsız, uygar, kamucu bir halk egemenliği için yapmamız gerekenleri gördük.

Belki elli yıl önce böyle olmasa da bugün, en az 29 Ekim’i gerçekleştirenler kadar bilinçli ve cesur olmalıdır Cumhuriyet devrimcisi. Çünkü artık yalnızca korumayacak, yeniden inşa edecek devrimleri. Bunun ölçüsü de Atatürk’ün yaptığı gibi, en az konuştuğu kadar, konuştuklarını gerçekleştirmektir.

Ağaç kurtları gövdeyi tüketmeye devam ediyor. Küllerinden değilse de köklerinden doğabilecek kadar tarihi geçmişi, öz güveni ve yurtseveri var bu ülkenin.

1923 yılında da gövdesi çürümüş, dalı kırılmış, yaprağı solmuş sade ama canlı bir kök değil miydik?..

DİPÇE:

[1]”Mustafa Kemal Eskişehir-İzmit Konuşmaları” Kaynak Y., akt. Metin Aydoğan, “Ülkeye Adanmış Bir Yaşam-Atatürk ve Türk Devrimi”
[2]Atatürk’ün vicdanındaki milli sır: Cumhuriyet, Sinan Meydan, Sözcü gazetesi-28.10.2018
[3]a.g.e. sy. 73

Önceki İçerikTÜRK ASKERİ DONUYOR, SORUMLULAR NE YAPIYOR?
Sonraki İçerikCUMHURİYET’İN YIL DÖNÜMÜNDE, EGEMENLİK GASBI!
Çağatay Uncu. 1992, Kütahya doğumlu. İlk ve orta öğrenimini İzmir'de tamamladı. 4 yıl boyunca Çukurova Üniversitesi Makine Mühendisliği bölümünde lisans öğrenimi aldı. Mezuniyetine 1 yıl kala okulunu dondurarak, 2015 yılında, Rusya Ulusal Nükleer Araştırmalar Üniversitesi Moskova Fizik Mühendisliği Enstitüsü'nde lisans öğrenimine başladı. Şu an bu öğrenimine devam etmektedir. Adana'da yaşadığı dönem boyunca 3 yıl süresince ÇÜ Atatürkçü Düşünce Kulübü üyeliği ve yöneticiliği yaptı. 2013 yılında kendisi gibi öğrenci olan arkadaşlarıyla birlikte "Vardiya Bizde Adana"nın kurulmasına öncülük etti. Haftalarca süren Sessiz Çığlık eylemlerinde hukuk mücadelesine katıldı. İlgi alanları; bilim felsefesi ve tarihi, popüler bilim, tarih, spor

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.