NESİLDEN NESİLE MİLLİ EGEMENLİK

256

Milli Mücadele’nin, namus ve hürriyet kavgasının yüzüncü yılında yaşadığımız şu günlere gelin o yıllardan bir yolculuk edasıyla seyir edelim birlikte…

Aslında her şey yıllar yılı saltanatla, kişi egemenliği ile yönetilen toplumun; koskoca bir imparatorluktan geriye kalanın, evinin bahçesindeki düşman postalları olduğu gerçeğiyle yüzleşmesiyle başlamıştı. Hanedanın işgale direnmeyi bırakın ilk fırsatta kendini ve ailesini kurtarmak için İngiliz zırhlısıyla kaçtıkları düşünülünce, adeta kendi egemenliğini, namusunu kendi kazanmaktan başka çaresi olmayan bir Türk toplumu kalıyordu geriye. Karşıda yenilmez denilen, çok uluslu, gözü dönmüş, Türklerin Anadolu’daki hakimiyetini hiç kabullenememiş, denizlerdeki Türk hakimiyetini sonlandırmak isteyen ve Türkleri bozkırın ortasında, küçük bir karada hapsetmek isteyen emperyalizm… Kucağında ise şımarık çocuk Rumlar…

Direnişe geçen Türklerin başında, kendisini Trablusgarp’ta askeri yönden geliştiren ve ilk kez işgale karşı halkı örgütleme kabiliyetini sergileyen, Çanakkale’de koca bir tarih sayfasına kendi adını yazdıran, Türk milletini kendine inandıran ve Milli Mücadele’nin ebedi Başkomutanı Mustafa Kemal Paşa… Dahi silah arkadaşları Kazım Karabekir, Fevzi Çakmak, İsmet İnönü ve birçoğu…

Egemenlik zorla ele alınacaktı. Başka yolu da yoktu. Önce bozkırın ortasında, Anadolu’da direnen her vilayetin en az birer temsilcisinin bulunduğu bir Millet Meclisi kuruldu. Burası önemli: Bir toplum düşünün, direnişini, örgütlenmesini demokratik ortamdan sağlıyordu. Tüm kuvvetler tek çatı altında alınan kararlar doğrultusunda hareket ediyordu. Esasen Cumhuriyetin ilan edildiği günden önce Türk milletinin idareyi ele aldığını ve yönetime katıldığının ilk ilanıydı 1. Meclis’in açılması.

Bu çatı altından fışkıran hürriyet aşkı, tüm yurda yayılmış ve ordu-millet anlayışıyla Türk topraklarında, anayurtta kurtuluşa ulaşılmıştı.

Milletin azim ve kararlılığı, düşmanı yenenin ta kendisi olduğunu kanıtladı. “Ulusal egemenlik nuru” yepyeni Türkiye Cumhuriyeti’nin felsefesini ve altyapısını oluşturdu.

Bundan hareketle, Atatürk, ulusal egemenliğin nesilden nesile aktarılması için ve Türk milletinin iradesinin kendi içinden çıkan cevherle işlenmesini sağlamak için bu ulusal egemenlik bayramının yani 1.Meclis’in açıldığı tarihin çocuk bayramı olarak da kutlanmasını istemiştir. Hedef gayet açık ve nettir. Bu toprakların çocukları ulusal egemenliğin nuruyla büyüsün, nesilden nesile Kuvayi Milliye destanı anlatılsın, bırakılan miras hiç unutulmasın istemiştir.

Bugün geldiğimiz noktada bu bayram nasıl kutlanmakta?

Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı “resmi tatil”den öte ne bizim için? Cumartesi, pazar ile salı günkü bayramı birleştirip tatil yapma kaygımız bizi ne kadar yansıtıyor?

Mesela, bugün çocuklarımızın her istediğini yapma günü müdür? Yahut çocukların onlarca çikolata yemesine izin verme, küresel fast food şirketlerinden yemek ısmarlama, geç uyumalarına müsade etme günü mü? Hangisi?

Peki, 23 Nisan’ı ulusal egemenlik coşkusundan soyutlayarak sadece “Çocuk Bayramı” olarak algılama ve algılatma çabamız ne olacak? Veya buna istemeden de olsa alet olmak?

Neyi, ne kadar anlayabiliyoruz?

İğnenin ucu biraz sivri.

Fakat kendimize batırmak zorundayız.

Çünkü kanımızı uyuşturan bir şeyler var.

Bizi biz yapanlar mazimizde, şanlı tarihimizde saklı. Ama artık o asil cevheri ortaya çıkarma vakti çoktan geldi de geçiyor.

Bırakılan miras büyük.

Bu mirasın her gün altında ezilmekten kurtulup geleceği kurma, göğü yırtma, muasır medeniyetler seviyesi için yeniden çalışma vakti…

Pırıl pırıl evlatlarımızı milli egemenlik nuruyla yetiştirme, büyütme vakti…

Bu duygularla tüm ulusumuzun Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramını kutluyorum.

Büyüyün çocuklar.

Şımarık değil, ilim ve bilimle, tarihinizle büyüyün.

Büyüyün ve yetişin karanlığı bastırmaya.

Mehmet Anıl Parlak
23 Nisan 2019

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.