Üçüncü Yol

DÜŞÜNMEK İÇİN VAKİT VAR

Gelin artık koronavirüs gerçeğiyle yüzleşelim ve düşünmeye cesaret edelim.

İnsanın en savunmasız olduğu an nedir? Büyük umutlarla yürüdüğü o ışıltılı ve şehvetli yolun aslında bir çıkmaz sokak olduğunu anladığı an mı? Dostum dediği kişinin, ummadığı anda sırtına sapladığı hançerin acısını hissettiğinde mi, bedeninden damlayan kanların yansımasında bi’çare suretini gördüğünde mi? Yoksa kokmaz zannettiği tuzun da koktuğu gerçeğiyle yüzleştiğinde mi? Tuzun kokması bir deyimden öteye nesnel manada geçmese bile, cümlenin diğer yanı ile devam edelim: Gerçekle yüzleştiğinde mi?

Çehov, Altıncı Koğuş’ta Doktor Andrey Yefimıç’ın ağzından, “Hayat can sıkıcı bir tuzaktır. Düşünen bir insan olgunluğa eriştiğinde ve tam bir bilinç kazandığında kendini istençsiz olarak sanki çıkışı olmayan bir tuzağın içindeymiş gibi hisseder.” der. Buradan, yukarıdaki sorunun cevabını verelim: İnsanın kendini en savunmasız hissettiği an, düşündüğü andır.

İnsan, kendi kendine soru sormaya başladığı, yanılgılarının farkına vardığı, inanmak istediği şeyin aslında yanlış bir yol olduğunu anladığı an; kendisini o tuzağın içinde hissetmemek için yeni yalanlar doğurabilir ve ona bir ilahmışçasına inanabilir. İnsan her zaman gerçeği göremeyebilir, görse bile inanmayabilir, inanmak istemeyebilir. Her düşün eyleminin sonu, bir şekilde gerçeğin portresini çizer.

Korkaklık, her canlının bünyesine ince ince işlenmiş, patlamaya hazır sinsi bir bombadır. O halde, Kant’ın müthiş “Bilmeye cüret et” öğretisinden yola çıkarak şunu söyleyebiliriz: Düşünmek cesaret ister çünkü her insan gerçeklerle yüzleşmeye meyilli değildir.

Bununla birlikte düşünmek kadar, düşünmenin yeri, zamanı ve koşulları da önemlidir. Schopenhauer, “Düşüncenin Gereksindirdiği: Sukûnet” başlıklı yazısında şöyle bir saptama yapar: “Kimi zaman önemsiz, fakat ardı arkası kesilmeyen bir gürültü onun tam olarak ayırdına varmazdan evvel beni bir müddet azap içinde bırakır ve rahatsız eder. Hissettiğim tek şey düşünmenin giderek daha zahmetli ve yorucu hale geldiğidir; sanki ayaklarım bağlı olduğu halde yürümeye çalışıyormuşum gibi.”

Düşünce dinginlik ister. Dinginlik için de soğukkanlılık gerekir. “Haldır huldurluğun” ortasında ortaya saçılan fikirler ne kadar sağlıklı, çözüm odaklı ve iletken olabilir? Karmaşa ve kargaşanın yarattığı derin sis, sorunların çözümü ve geleceğin hazırlığı için oldukça güç bir durum değil de nedir?

Evet, olağanüstü durumlar olağanüstü kararlar gerektirebilir. Bu olağanüstülük halinde dinginliği aramak komik de gelebilir hatta bu dinginlik olmadan verilen bazı kararların olumlu seyrettiği de olabilir. Bu istisnadır. Burada, “dinginlik”ten ne anladığımızdır önemli olan. Sözlük anlamlarından birisi olan mecalsizlik değil; tam tersine sürekli işlevsel halde olan, yorulan ve artık sağlıksız kararlar almaya başlayan beyni, kısa süreliğine nefes aldırarak daha sağlıklı işlemesini sağlamak için girişilen eylem, durgunluktur.

VALKÜR OPERASYONU

Liderlik hayatı boyunca onlarca kez suikast girişimine uğrayan Adolf Hitler’in, fiziken olmasa bile ruhen en ağır yaraları aldığı ancak yine başarısız olan 20 Temmuz 1944 tarihli suikastin ardından gelen “Valkür Operasyonu”, yukarıda bahsedilen “karmaşa ve kargaşa” sırasında alınan sağlıksız kararların, içinde bulunulan durumu iyileştirmek isterken aslında tam tersine, büyük bir felakete de sürükleyebildiğinin göstergesi.

Suikasti ve sonrasındaki darbe girişimini planlayan Albay Claus von Stauffenberg, 20 Temmuz 1944 tarihinde, “Kurt İni”nde yapılacak toplantıya katılmak için yaveri Teğmen Werner von Haeften ve elinde zaman ayarlı bombalarının olduğu çantasıyla birlikte oradaydı. Plan basitti: Toplantı öncesi hazırlanan bomba yüklü çanta, Kurt İni’ne girince toplantı masasının altına, Hitler’e en yakın yere bırakılacak, patlamaya yakın bir zamanda bir bahaneyle Albay Stauffenberg dışarı çıkacak, yıkılmaz betondan çevrili ve penceresi olmayan salonda patlayan bomba, şok dalgasıyla etkisini daha çok gösterecek ve Hitler ölecekti. Fakat öyle olmadı.

Benito Mussolini’nin de toplantıya katılması ve havanın oldukça sıcak olması nedeniyle toplantı salonunun yeri değişti. Pencereleri olan başka bir odada toplantı yapılması kararı alınmıştı. Bir aksilik de ikinci bombanın hazırlanamayışı idi. Hem tek bomba hem de bombanın patladığı anda etkisinin planlanandan daha altında olması Albay Stauffenberg’i kuşkulandırmıyordu çünkü o, hazırladığı raporu okumak için Hitler’in yakınında olacak ve çantayı Hitler’e en yakın yere koyabilecekti. Böylece bomba etkisini gösterebilecek ve Hitler ölecekti. Fakat öyle olmadı.

ACI BİLANÇO

Albay Stauffenberg’in salondan çıkışının ardından, orada bulunan subaylardan Albay Brant haritayı daha iyi görebilme amacıyla hareket etti ve ayağına bir çantanın takıldığını fark etti. O çanta Albay Stauffenberg’in çantasıydı. Albay Brant, çantayı olduğu yerden biraz daha ileriye bıraktı. Bu olanlardan Stauffenberg’in haberi yoktu. O, dışarıya çıktıktan sonra patlayan bombadan sonra Hitler’in öldüğünü farz ediyordu. Bu düşünceyle, Berlin’de telefon bekleyen General Friedrich Olbricht’i arayıp “Valkür Operasyonu’nun başlatılması”nı söyledi. Olbricht, Yedek Ordu Komutanı Fromm’a bu bilgiyi iletti. Fromm, teyit etmek için gerekli görüşmeleri yaptı ve Hitler’in ölmediğini öğrendikten sonra darbenin gerçekleşmemesi gerektiği kararını aldı fakat her şey için çok geçti. Bu “karmaşa ve kargaşa” ortamında Stauffenberg ve Olbricht, darbenin gerçekleşmesi için gerekli adımları attı. Operasyonla tüm gücü ele geçireceklerdi. Öyle de oldu. Hitler’in öldüğünü zanneden askerler, “darbeci”lerin yanında durdu. Kısa süre sonra Hitler’in yaşadığı bilgisi gelince, Stauffenberg ve arkadaşları saat saat güçlerini kaybetmeye başladı. Kaçınılmaz son 21 Temmuz 1944 tarihinde, Albay Stauffenberg ve arkadaşlarının kurşuna dizilmesi ve dudağından süzülen “Es lebe unser Heiliges Deutschland!” yani “Yaşasın Kutsal Almanya’mız!” sözleri oldu. Bu olaydan sonra yaklaşık 5 bin kişi infaz edildi.

Şimdi soralım: Albay Stauffenberg o “karmaşa ve kargaşa” ortamında, Hitler’in ölmediğini öğrendiği halde darbenin gerçekleşmesi gerektiğinin kararını almasaydı ve daha sakin kalsaydı, gözüne çekilen hırs perdesini aralayıp kısa süreli dinginliğe yelken açsaydı, kendisiyle birlikte yaklaşık 5 bin kişinin ölümüne sebep olacak mıydı?

Albay Stauffenberg gerçekle yüzleşmek istemedi. “Hitler’in öldüğü” yalanına inanmak istedi. İnandı ve bu onun sonu oldu. Dinginliği “düşünmedi”. Düşünmeye cesaret edemedi.

“BEN BİR ASKERİM AMA EN BÜYÜK SİLAHIM AKLIM”

Bu olaydan tam 43 yıl sonra bir başka albay, dünyayı nükleer savaştan döndüren kararı “emre itaatsizlik” ederek alıyordu.

26 Eylül 1983 tarihinde, yeraltı sığınağında gece nöbetindeyken bilgisayarın uyarısına, ABD’den gelen bir füzenin Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği topraklarına doğru ilerlediği uyarısı gelmişti. Albay Petrov, o an tek yetkiliydi. Karar vermesi için 15 dakikası vardı. Karar verip “kırmızı butona” basması gerekiyordu. Kremlin, “yarım saat içinde hedefin bertaraf edilmesi” için harekete geçecekti. Yani ABD ile SSCB arasında sürekli yükselen gerilimin faturası “nükleer savaş”la kesilebilir ve bunun sonucu ağır olabilirdi. Petrov’un yapması gereken, talimatları izleyip kırmızı butona basmaktı. Yapmadı.

Petrov, bu kararı alma aşamasında “bacaklarının gevşediğini”, “ayağa kalkamayacak halde” olduğunu söylüyor, “sıcak biz kızartma tavasının üzerinde oturduğunu” hissettiğini anlatıyordu. Ve şunu da ekliyordu: “Ben bir askerim ama en büyük silahım aklım.”, “Eğer bir saldırı olsaydı, ABD, 4 füzeyle değil yüzlerce füzeyle saldırırdı.” dedi ve o an kırmızı butona basmadı. Emrindeki tüm askerlere görev yerlerinde kalmalarını emretti. 23 dakika sonra verdiği kararın doğru olduğunu gördü. Yapılan araştırmalar sonucunda Sovyet uydularının bulutlardan yansıyan güneş ışınlarını kıtalararası füzelerin motorlarıyla birbirine karıştırdığı ortaya çıktı.

Albay Petrov, tüm bu “karmaşa ve kargaşa” halinde “sakin kalıp düşünmeyi” tercih etti. Sakin kalarak tüm dünyayı bir felaketten kurtardı.

Tarihte bunun gibi birçok olayı örnek gösterebiliriz. Asıl konuya gelelim.

KORKMAYALIM, YÜZLEŞELİM

2020 yılının başından beri dünyayı kasıp kavuran, insanları tedirgin eden, ekonomileri çökerten, sistemleri yerle bir eden bir virüsle baş başayız. Çin’de ortaya çıkan, kısa sürede tüm dünyaya savrulan bu öldürücü virüsün Türkiye’de görülmesi biraz uzun sürse de yayılma hızı çok kısa oldu. Her geçen gün artan vaka sayısı, enfekte olan hasta sayısı ve yaşamını yitiren vatandaş sayısı hem üzüyor hem de kaygılandırıyor.

İlk günlerde, “Koronavirüsü önlemek için sabah akşam kelle paça için”, “Türkler koronavirüsten çok az etkilenir, hızlı yayılım beklemiyoruz”, “Neymiş? Adam yarasanın çorbasını yapmış, çorbasını içmiş, oradan dünya çapında grip bulaşacakmış. Sadece Türkiye değil bütün dünya gereksiz panikte.” diyen medyatik “bilim insanları”, vatandaşları yanlış yönlendirerek rehavete kapılmalarına yol açtı. Koronavirüsün bağıra bağıra geldiğini gördükleri halde, gerçekle yüzleşmek istemediler. Düşünmeye cesaret edemediler. Ya da bu durumu öngöremediler…

Sürecin başındaki şeffaf tutumla gözleri dolduran fakat yurtdışından gelenlere “rica, minnet” usulü izolasyon tavsiye eden ve Umre’den gelen ilk kafilenin koordinasyonunda eksiklik yaşayan, gelen ikinci kafilenin de karantina uygulamasını skandala çeviren Sağlık Bakanlığı yetkilileri, dolaylı da olsa virüsün yayılımının önüne geçemedi. Koronavirüsün bağıra bağıra geldiğini gördükleri halde, gerçekle yüzleşmek istemediler. Düşünmeye cesaret edemediler. Siyasal İslamcılığın körelttiği zihinleri buna izin vermedi…

Vaka sayılarındaki artışın ilk aşamasında, devletin tüm kademelerinin devrede olduğu, ulusun temel yaşam gereksinimlerinden mahrum bırakılmadığı ve paniğe meydan verilmeden kısmi ya da tam sokağa çıkma yasağı kararı alınmadı. 4 milyondan fazla işsiz, 20 milyondan fazla yoksul, bir o kadar da yoksulluk sınırının altındaki vatandaş ölüme sürüklendi. “Yağlı” tabaka yağından eksik kalmasın diye elden gelenin en iyisi yapıldı. Emekçi ve yoksul halk yine yok sayıldı. Yöneticiler, eninde sonunda sokağa çıkma yasağının ilan edilmesi gerektiği gerçeğiyle yüzleşmedi. Koronavirüsün bağıra bağıra geldiğini gördükleri halde, gerçekle yüzleşmek istemediler. Düşünmeye cesaret edemediler. Ya da işlerine gelmedi…

Çin, İran, İtalya, İspanya ve ABD örneği her geçen gün canımızı yakarken “Aman canım bize bir şey olmaz” deyip geçtik. İşin ciddiyetini kavradığımızda bencilleştik. Elimize ne geçerse stokladık. Yağmaladık. Bir başkasını düşünmedik. Düşünmedik. Düşünmeye cesaret edemedik. Düşünseydik, bugün itibariyle (18 Nisan 2020) 82 bin 328 kişi enfekte, bin 894 kişi yoğun bakımda olmaz; bin 54 kişi solunum cihazına hapsolmaz, bin 890 kişiyi de kaybetmezdik.

Düşünmeye cesaret edemedik… Ya da işimize gelmedi.

Gelin artık koronavirüs gerçeğiyle yüzleşelim ve düşünmeye cesaret edelim. Sonumuz ne Stauffenberg ve infaz edilen 5 bin kişi gibi ne de bu virüs yüzünden perişan olan İtalya, İspanya, İran ve ABD gibi olsun…

MEHMET AMAN
18.04.2020

Kaynaklar
– https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-41319095
– https://www.gzt.com/hayat/nukleer-savasi-onleyen-dunyayi-kurtaran-adamin-ilginc-hikayesi-2794665
– https://www.spiegel.de/panorama/20-juli-1944-12-uhr-der-anschlag-a-309271.html

Mehmet Aman

31 Ağustos 1990’da Mersin’de doğdu. İlköğrenimini Abdülkadir Perşembe İlköğretim Okulu ve Mersin Ortaokulu’nda bitirdi. Liseyi Mersin Endüstri Meslek Lisesi’nde İklimlendirme ve Soğutma Bölümü’nü okuyarak tamamladı. Fakat mesleğini sevmediği için devam ettirmedi. Gazetecilik aşkıyla askerlik görevinden sonra yeniden sınava girdi ve Niğde Üniversitesi Radyo ve Televizyon Programcılığı bölümünü kazandı. Eğitimine halen devam etmektedir.
İlgi alanları; spor, edebiyat ve sinema.
Hayattaki en büyük hedefi, gazetecilik mesleğinin onurlu bir şekilde yapılabilmesi için çalışmak…

1 yorum

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Takip Et

Bizimle iletişim kurun. İnsanlarla tanışmayı ve yeni arkadaşlar edinmeyi çok seviyoruz.