Üçüncü Yol

SOMA VE BİZE ANLATTIKLARI

13 Mayıs 2014…  Bazı tarihler, sadece toplumsal hafızaya kazınmakla kalmaz, toplumun görmezden gelemeyeceği gerçekleri sadece birkaç rakam ile ifade eder.

Manisa’nın Soma ilçesinde 13 Mayıs 2014 tarihinde yaşananlar, işte bu rakamların gösterdiği gerçeğin ta kendisiydi. O gün, Eynez Maden Ocağı’nda meydana gelen faciada 301 madenci hayatını kaybetti. Bu olay, Türkiye tarihinin en büyük, dünyada ise son 50 yılın ikinci en büyük maden felaketi olarak kayıtlara geçti. Ancak yine de facianın arkasından, o gün toprağın altında hayatını kaybeden insanları sadece birkaç gün daha fazla konuştuk ve facianın yıl dönümlerinde andık o kadar.

Yetkililerin verdikleri beyanatlar hiçbir zaman gerçeğe dönüşmedi, sorulacak hesaplar hiçbir zaman sorulamadı ve bu felaket tüm yaşanmışlığıyla unutulmaya, unutturulmaya çalışıldı.

Oysa faciadan 6 yıl sonra, o güne geri dönüp baktığımızda yaşanılanların çok da değişmediğini gördük. Yarın yeni bir felaketin yaşanmayacağının, yine böyle acılarla baş başa kalmayacağımızın garantisi yok. Yarın yeni bir 301 ailenin ocağına ateş düşmeyeceğinin garantisi yok, hiçbir şeyin garantisi yok.

Belki “işin fıtratı” denilerek, kabullenmemiz istenilen şey, bu tür facialara alışmamız ve bunların olağan olduğuna inanmamızdı. Ama o faciadan geriye kalan acıları kalplerinde biraz hisseden insanların, bu türden bir kabullenişi yapacaklarını düşünmek mümkün değildir. O yüzden belki de makarayı baştan sarmak, özünde toplumsal hafızamıza kazanmış gerçekleri açığa çıkarmak, Soma’nın bize anlattıklarını dinlemek gerekmektedir.

***

İHALESİZ DEVREDİLMİŞTİ

Facianın yaşandığı Soma Eynez Maden Ocağı, 1990 yılında Türkiye Kömür İşletmeleri (TKİ) tarafından faaliyetlere açılmış ve 2006 yılına kadar devlet teşekkülü statüsünde faaliyetlerini sürdürmüştü. Ancak, 2006 yılında iktidar tarafından yapılan özelleştirme ile madenin işletme hakkı önce Ciner Grubu’na bağlı Park Teknik A.Ş’ye verilmişti. Park Teknik A.Ş, 2009’da işletme hakkının Soma Kömür İşletmeleri A.Ş’ye ihalesiz biçimde devrini isteyerek başvuru yaptı. İşletme hakları, kazanın yaşandığı zaman madeni işleten şirket olan Soma Kömür İşletmeleri A.Ş’ye ihalesiz biçimde devredilmişti.

Bu sayede TKİ’nin 2006 yılında belirlemiş olduğu 15 Milyon Ton kömür üretim hakkının kalanını (14 Milyon 147 Bin 196 Ton) üretme hakkı da aynı şirkete bırakılmış oldu. Çeşitli meslek örgütlerinin facia ile ilgili hazırladığı raporlarda (özellikle de TMMOB’un 2014 ve 2016 raporlarında) facianın sebepleri arasında en çok vurgulanan nedenlerden birisi madende üretimi arttırmak amacıyla yapılan hatalardı. Tabii ki de her maden işletmesi kendi üretimini arttırmak ister, ancak madencilik faaliyetlerinin bilimsel ve teknik anlamda gereklerini yerine getirmeyen bir üretim tarzına geçilmesi bu tip kaçınılmaz faciaları hazırlar.

Her ne kadar Facianın yaşanmasından 2 gün sonra Soma Kömür İşletmeleri A.Ş’den yapılan açıklamada, “Ne yazık ki işletmemizde mühendislik ve teknik olarak bugüne kadar görülmeyen ve açıklanamayan yangın vuku bulmuştur. Her türlü emniyet tedbirinin alınmasına rağmen normal şartlardan daha hızlı bir şekilde yayılan yangının nedeni, detaylı incelemeden sonra anlaşılabilecektir” ifadelerini kullanıldı. Yani facianın “o güne kadar görülmemiş, açıklanamayan bir yangından” kaynaklandığı iddia edilerek, bu trajedinin meydana gelişindeki sorumluluktan şirket kurtarılmaya çalışılmışsa da, aslında facia öyle beklenmeyen, mühendislik ve tekniğin sınırlarını aşan “metafiziksel bir neden”den vuku bulmuş değildi.

Zaten Maden ocağının bulunduğu Soma bölgesi, çıkarılan kömür tipinin oksidasyon (kendi kendine yanma) tehlikesi sebebiyle TMMOB Maden Mühendisleri Odası tarafından 2008 yılında hazırlanan raporda Çok Riskli Bölge (4A) ilan edilmiş, bu bölgede yapılan kömür üretim faaliyetlerinde daha dikkatli olunması ve gerekli tedbirlerin alınmasına dair uyarılar yapılmıştı. Ancak, Soma’da yaşanan bu trajedi ve trajedinin boyutları bu uyarılara dikkat edilmediğini açıkça göstermektedir.

***

HALKI, SERMAYEDARIN ÖNÜNE ATMAK

Soma Faciası’nın meydana gelmesine neden olan mühendislik ve teknik alanında yapılan yanlış uygulamalar dışında bu tip faciaların ülkemizde meydana gelmesine neden olan diğer etmenlere de detaylıca göz atmak gerekir. Türkiye’de madencilik sektörü, son istatistiklere göre en çok “kaza” yaşanılan 3 üretim sektöründen biridir (diğerleri; inşaat ve metal sanayi).  Bugün, bu üç sektöre de özel sektörün hakimiyet kurmuş olması, özelleştirmelerden sonra kurum ve işletmeler üzerinde yeterince devlet denetimi olmadığının en açık göstergesidir. 1980’li yıllardan başlayarak bugüne kadar uygulanan ve uygulanmaya devam etmesi planlanılan neoliberal politikaların temel söylemlerinden biri olan “Kamu İktisadi Teşebbüsler (KİT)’ler devletin üzerine yüktür, devlet verimli üretim yapamıyor, özelleştirelim, özel sektöre yer açalım” ifadeleri aslında devletin öz kaynaklarını, özel sektörünün eline vererek, birçok sektörde tekelleşmenin önünü açmış, halkı sermayedarların, emekçiyi patronunun insafına bırakmıştır.

Oysa yıllarca neoliberal söylemlerin hedefi olan Kemalizmin Devletçilik politikasının belirlediği bir model olan Karma Ekonomi Modeli’nde özel sektöre yaşam sahası tanınmakla beraber, piyasanın tamamıyla sermayedarların kontrolüne geçmesinin engellenmesi de amaçlanmıştır. Atatürk’ün,  1 Kasım 1937 tarihinde TBMM 3. Yasama Yılı açılışında yaptığı konuşmada “Kesin zaruret olmadıkça, piyasalara karışılamaz; bununla beraber hiçbir piyasada başıboş değildir” ifadelerini kullanması, bu amaca işaret etmekte, özel sektör ile kamu arasında bir denge oluşturulması hedef kabul edilmektedir.

EMEK-SERMAYE İLİŞKİSİ

Bu bağlamda, devlet, özelleştirme yaparken dahi halkın çıkarlarını korumayı ihmal etmeyecek şekilde üretim aracı satım işine girişmelidir. Oysa bugün, neoliberal ekonomi anlayışının özelleştirme süreçlerinde “kamu yararını gözettiği” fikri düşünebileceğimiz en son şey haline gelmiştir. “Piyasa kurallarına uyma, serbest piyasa ekonomisinin gereklerini yerine getirme, özgür teşebbüsü engellememe” adı altında bir çok liman, fabrika, maden, işletme ve Kamu İktisadi Teşebbüsü, yok pahasına özelleştirilmiş, özelleştirilen bu yerlerde çalışan işçilerin ya bir kısmı ya tamamı işten çıkarılmış, çıkarılmayanlar ise, patronların insafına bırakılmıştır. Çalışma şartları daha da kötü hale gelen işçiler, sürekli işten çıkarılma korkusu ile adeta “köle gibi çalışmaya” mahkum edilmiştir.

***

ÖLEN İŞÇİ SUÇLU HALE GETİRİLİYOR

Türkiye’de hemen her gün yaşanan ve artık sıradanlaşmış bir hal alan “iş facialarında” onlarca işçi hayatını kaybediyor. Kimi zaman hayatını kaybeden işçilerin aileleri ölen işçinin hayatını kaybettiği iş yerinde “kaçak” çalışması nedeniyle tazminat ve benzeri hiçbir maddi tazmin alamaz iken, bazı iş yerlerinde suç, ölen işçinin üzerine dahi atılıyor. “Nasıl olsa öldü” denilerek, yaşanılan “kaza”nın işçinin kendi hatasından kaynaklandığı, taşeron firmanın veya üst işverenin “kazada” herhangi bir ihmalinin olmadığı söylenerek, bu tip iş cinayetlerinin üstü örtülüyor. Peki bu yaşanılan ölümlerin arkasındaki temel etmen olarak neler yatıyor?

KÂR ODAKLI ÜRETİM

İlk etmen, kâr elde etme amacıyla üretimin düzensiz şekilde artırılmasıdır (neoliberal politikaların neticesi). Aslında bu sorunla, Türkiye’de hemen hemen bütün özel sektör dallarında karşı karşıya kalıyoruz. Üretim artırımı kararı alınırken, şartları ve imkanları önemsememek bu sorunun getirisi ve Soma Faciası da bunun sorunun olası sonuçlarının en ciddi örneğidir.

TMMOB’un 2014 ve 2016 yıllarında yayımladığı raporlarda da belirtildiği üzere üretici işletme, madenden çıkarılan kömür tipinin tehlikesine aldırmadan ve dikkatli olunmasına dair yapılan uyarılara kulak asmadan yaptığı damar açma çalışmalarıyla sırf daha çok kömür üreterek, kâr elde etmek uğruna, faciaya neden olacak şartların oluşmasını hazırlamıştı. Türkiye’de bugün dahi  madenlerde, fabrikalarda ve benzeri üretim alanlarında fiziki şartlara ve teknik imkanlara bakılmadan “kâr odaklı” üretim metodunun benimsenmesi bu tip faciaların oluşumuna ortam hazırlıyor.

NEOLİBERAL KÖLELİK: TAŞERONLUK

İkinci etmen ise taşeronluk ve statüsü. Taşeronluk, kavram olarak dahi hâlâ kamuoyu için oldukça kafa karıştırıcı bir durum. Taşeron kavramını kısaca ifade etmek gerekirse, bir işi yaptırmak için (mesela bir fabrikanın elektrik tesisatı olsun) o işi ihaleye çıkararak, bir taşerona para karşılığı ihale etmektir. Taşeron, işi aldıktan sonraki süreçte ise işi ihale eden üst-işveren, ihale ettiği işin kaç işçiyle yapıldığına, kaç kişinin çalıştığına ve hangi şartlar altında çalıştıklarına müdahale etmez. Bu konularda kararı taşeron şirketi (Alt-İşveren) verir. İşte bu durum da taşeronun maliyeti düşürmek adına, işçileri daha kötü şartlarda, iş sağlığı ve güvencesi olmadan çalıştırmasına ve denetlemenin güçleşmesine neden olur.

Aslında taşeron işçilerinin yasal hakları yok değil. Ancak, zaten karın tokluğuna çalışan bu insanların, bu haklarından ya haberleri yok ya da bu haklarını arayabilecekleri bir merci yok (Sendikalar ve taşeron dernekleri de mücadele yetkinliği konusunda hâlâ oldukça zayıf).  Zaten, taşeronluk hem kamuda hem de özel sektörde özelleştirmeci bir anlayışın ürünü olup, taşeronluğun bir sonraki aşaması olan “kiralık işçilik” ise tam anlamıyla bir “modern kölelik” anlamına geliyor. Kiralık İşçiler, taşeronların sahip olduğu sınırlı haklardan dahi mahrumlar. İşçilerin bu haklardan mahrum olması ise işverenin elini güçlendiriyor. Ona işçiyi adeta “köle” gibi kullanması için imkan sağlıyor. Taşeronluk ve kiralık işçiliğin özellikle son 18 yılda hızla yayılması, özelleştirmelerin de aynı 18 yılda hızla artış göstermesi ile karşılaştırıldığında durumun bir tesadüften ibaret olmadığı ve bu yaygınlaşmanın eşgüdümlü ilerlediği  açıkça görülüyor. Yani her özelleştirmenin ardından taşeronlaşma  faaliyetleri de artış gösteriyor.

Üçüncü etmen ise denetimsizlik. Denetimsizlik aslında, özelleştirme ve taşeronun yaygınlaştırılması furyasının bir sonucudur. Zamanında Kamu İktisadi Teşebbüs olan birçok işletmenin özel sektörün eline geçtikten sonra yeterince denetlenmemesi, kamu görevlilerin görevlerini yerine getirmemesi, hatta bazı şirketlerle olan çıkar ilişkilerinin doğurduğu görevi kötüye kullanma hallerinin neden olduğu denetimsizliğin ve bu denetimsizliğin hemen ardından özel sektörde ortaya çıkan başıboşluğun geçmişte ve bugün yaşanan birçok iş faciasında payı büyüktür.

Dördüncü etmen ise risk analizinin yapılmaması, geçmişte yaşanılan olaylardan ders çıkarılmaması ve gerekli önlemlerin alınmamasıdır. Özel sektör, “üretim faaliyetlerini baltalayacak herhangi bir sorunla karşı karşıya kalmamak” adına üretim şartlarını, olası riskleri veya geçmişte yaşanılan olaylardan ders almayı umursar bir tavır içerisinde değil. Salt kâr odaklı çalışma prensibinin neticesi olan bu durum, gelecekte yaşanabilecek olası facialara ise adeta davetiye çıkarmaktadır.

‘KEMALİSTLER İNİSİYATİF ALMALI’

Özetle ifade etmek gerekirse, mesele bugün emekçilerin, kâr odaklı sermayedarların eline ve insafına terk edilmesinde düğümlenmektedir. İster, madende, ister fabrikada ister başka bir sektörde çalışıyor olsun, Türkiye’de emekçiler, işçisiyle, köylüsüyle, çiftçisiyle, zanaatkârıyla, memuruyla, fikir emekçisiyle, iş güvencesi ve sağlığından yoksun duruma gelmiş, sendikal hakları fiilen rafa kaldırılmış, kendilerine reva görülen ücretlerle yaşama tutunmaya mahkûm hale getirilmiştir. Emeğin sömürüsü geçmişin bir olayı değil, bugünün bir olgusu haline gelmiştir. İşte bu şartlarda vatanseverlerin önüne tek çıkar yol, var olan bu olguyu yıkmak üzerine çözüm yolları düşünmek, harekete geçmek ve uygulamaktır. İş sağlığı ve güvenliğinden mahrum bırakılan, sendikal hakları fiilen elinden alınan, üye oldukları sendikaların başındaki kimseler tarafından dahi hor görülen, hayatını üç kuruş ile sürdürmeye çalışan insanların, emekçilerin sorunlarını anlamadan, Türkiye’yi anlayamayız.    

Bugün, Kemalistlerin üzerine düşen biricik görevlerden biri de halkçı bir anlayışla halkın sorunlarıyla ilgilenmek, ilgilenmekten de öte bu sorunlara çözüm üretmek olmalıdır.

Sömürünün siyasi, ekonomik ve sosyal yaşamdaki yerini iyi kavrayamadan, bu tür bir çözüme varmak mümkün olmadığına göre de şu ifade bir değer kazanmalıdır: “Kemalistler, emek mücadelesinde insiyatifi ellerine almalıdırlar”. İşte o zaman, Kemalizmi Kemalizm yapan şey olan halkının  dertlerini dert edinme, halkı ve memleketi içine düştüğü sorunlardan kurtarmak için çareler arama anlayışı yerini bulmuş, Kemalist devrimci bilinç kazanılmış ve bilinç doğrultusunda hareket etme cesareti gösterilmiş olacaktır. İşte Soma’nın bizlere anlattığı da budur.

Ali ERGENDEDEOĞLU
13.05.2020

KAYNAKÇA:

1-) “Soma dünyada son 50 yılın en ölümcül 2. maden kazası” – Euronews Türkçe – 13.5.2019

https://tr.euronews.com/2019/05/13/soma-dunyada-son-50-yilin-en-olumcul-2-maden-kazasi

2-) 01.11.2014 tarihli Türkiye Barolar Birliği (TBB) Soma Maden Faciası Raporu

https://www.barobirlik.org.tr/dosyalar/duyurular/20141112_somamadenfaciasipdf.pdf

3-) Eylül 2014 tarihli TMMOB Soma Maden Faciası Raporu  https://www.tmmob.org.tr/sites/default/files/somaraporu_0.pdf

4-) Nisan 2016 tarihli TMMOB ve TTB ortaklığında hazırlanan Soma Maden Faciası İnceleme Raporu http://www.kmo.org.tr/resimler/ekler/47337ffcd7a3f09_ek.pdf

5-) Taşeronlukla Nasıl Mücadele Edilir?   –  Yıldırım Koç  – Kaynak Yayınları – 2. Baskı – 2013

6-) TBMM 5.Dönem 3.Yasama Açış Konuşmaları (1 Kasım 1937) https://www.tbmm.gov.tr/tarihce/ataturk_konusma/5d3yy.htm

7-) “Acı facia Soma… Soma maden katliamı nasıl meydana gelmişti? İşte 301 kişinin hayatını kaybettiği Soma…”     – Sözcü    – 11.07.2018

https://www.sozcu.com.tr/2018/gundem/aci-facia-soma-soma-maden-katliami-nasil-meydana-gelmisti-iste-301-kisinin-hayatini-kaybettigi-soma-2515129/

Ali Ergendedeoğlu

1 yorum

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Takip Et

Bizimle iletişim kurun. İnsanlarla tanışmayı ve yeni arkadaşlar edinmeyi çok seviyoruz.