Üçüncü Yol

KEMALİZM’DE PENCERE AÇAN AYDIN: İLHAN SELÇUK

Cephelerde görev almış bir subay, Gazi Paşa’nın çağrısına katılan Kuvayı Milliyeci bir baba. Savaş sonrası onlarca tayinle birçok şehre konuk olan 4 çocuklu bir aile. Her tayinle Anadolu’da dolaşan trenlerin vagonlarında geçen bir çocukluk… İşte o ailenin dört çocuğundan biri, İlhan Selçuk.

“Hiçbir şey yazmamak”
Henüz ortaokul öğrencisiyken, “Öğretmenimiz bize serbest kompozisyon ödevi verdi. ‘Dilediğiniz konuyu yazın, toplayıp okuyacağım’ dedi. Ben şimdi tutup caddelerdeki bozuklukları, yolların çamurlarını yazsam, bu belediyelerin işine gelmez. Onun için yazmayayım. Caddelerde gezen, üstü başı pamuklarla dolu işçi ameleleri yazsam, bu yöneticilere dokunur. Onu da yazmayayım. Ben şimdi…” yazıya böyle devam ediyor ve sonunda şöyle bitiriyordu: “Bu durumda en iyisi hiçbir şey yazmamak.”

O günden sonra da bu “hiçbir şey”leri yazmamaya devam etti.

O, genç Cumhuriyet’in kendine inanan, çağdaşlık ve aydınlanmadan yana yüzünü dönen çocuklarındandı. Hayatına eşlik edecek kavramları, aydınlanmayı o yıllarda Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel’in Türkçeye çevirttiği eserlerle öğrendi.

Liseyi Adana’da bitiren İlhan Selçuk, üniversite eğitimine İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde devam etti.
Selçuk, üniversiteyi bitirdiğinde sınıf arkadaşı ile bir avukatlık bürosu açtı. Ancak bir süre sonra bu mesleği yapmak istemediğini anladı. Karikatürist olan kardeşi Turhan Selçuk ile bir mizah dergisi yayımlamaya karar verdiler; “41 buçuk”… Ve böylece hayatının geri kalanını sürdüreceği bir dünyaya, basın dünyasına adım attı.

Sene 1952, 41 buçuk dergisine dava açıldı ve İlhan Selçuk ilk kez hakim karşısına çıktı. Ardından yine kardeşi Turhan Selçuk ile karikatür dergisi Dolmuş’u çıkardılar.

Dergi beğeniyle takip edilmekteydi, takip edenlerden biri de Cumhuriyet gazetesi başyazarı ve imtiyaz sahibi Nadir Nadi’ydi.
İlhan Selçuk, Dolmuş’taki yazılarıyla Nadir Nadi’nin dikkatini çekmişti. Bir süre sonra bu iki isim bir görüşme yapacaktı.

Mizahla mevcut hükümeti eleştiren, kalem ve çizgileriyle muhalefet eden Dolmuş, bir süre sonra DP’nin hışmına uğradı. Selçuk kardeşler gözaltına alındı, dergi ağır bir borç yükü ile kapatıldı. Böylece, muhalefet ve basın özgürlüğünün baskıcı siyasal iktidardaki karşılığıyla tanıştı.

Bu zorlu süreçten sonra İlhan Selçuk, adı yeni yeni duyulmaya başlamışken askere gitti.
O askerdeyken 27 Mayıs İhtilâli gerçekleşti, ordu yönetime el koydu. Askerlik döneminden sonra Ankara’da Ulus gazetesi ve Akis dergisinde yazıları yayımlandı. Uzun yıllar sürecek bir yol arkadaşlığı da burada, Akis dergisinde başladı. Bu yol arkadaşı, Doğan Avcıoğlu’ydu. İleride Kemalizm’in ideolojik tartışmalarına “yön” verecek ekip bir araya geliyordu.
Selçuk ve Avcıoğlu birlikte “Yön bildirisi “ hazırladılar. Ardından Selçuk, Yön dergisinde düzenli yazılar yazmaya başladı. Kısa sürede ulusal sol yapının en önemli yayın organı haline gelen dergi artık “Yön hareketi”ne dönüşmüştü.

12 Mart muhtırasından 12 Eylül’e uzanan süreci iyi gözlemleyen, yaklaşan tehlikeyi farkedip siyasal ve toplumsal anlamdaki bu yapı değişikliğine karşı ciddi uyarılar ortaya koymuşlardı. Devrim’i hedefliyor ancak öncesinde “yön” ü ortaya koyuyorlardı.

Ş. Süreyya Aydemir, “Kemalizm orta malı değildir” diyor, “Atatürk’ün mirasının ortalık malı olmadığı, Kemalizm’in ise bir eskici dükkanından kiralanan, kırk kalıba uydurulmuş bir elbise gibi, her boya, her boyaya uysun diye çekilip çekiştirilecek bir sahipsiz mal olmadığı”nı açık açık söylüyordu.

Yıllar sonra İlhan Selçuk bunu bir kez daha hatırlatacaktı ancak bu hatırlatma Yön dergisinden olmayacaktı.

Pencere
Yön dergisi bir süre sonra kapatıldı, ancak İlhan Selçuk yine Doğan Avcıoğlu ile birlikte çıkardıkları Devrim dergisinde yazılar yazmaya devam etti.
Aynı süreçte, Selçuk’un sınıf arkadaşı olan ve o günlerde Cumhuriyet gazetesinde çalışan Yaşar Kemal aracılığıyla bir teklif geldi; Nadir Nadi kendisiyle görüşmek istemişti.
Buluşma gerçekleşti, konuşulan para değil ilkeler olmuştu. “Burası Atatürkçü bir gazetedir, burası Atatürk devrimlerini savunan bir gazetedir, burası özgürlükçü bir gazetedir, istediğinizi yazabilirsiniz” demişti Nadir Nadi.
İşte “Pencere” böyle açılmıştı.

“Dik dur”
Buradaki yazılarıyla ulusal solun takip edilen isimlerinden biri haline gelen Selçuk, Cumhuriyet gazetesinin en çok okunan yazarı olmuştu. Adeta gazeteyle bütünleşmişti.
Gazetede yazdığı yazılar sebebiyle onlarca kez gözaltına alındı, işkence gördü, tarihi savunmalar yaptı, mahkemelere çıktı, hapis cezası aldı… Uzun yıllar yoğun baskılar görse de sorgulanmak üzere götürüldüğü Ziverbey Köşkü bahçesinde kendine bir emir vermiş ve ona uymuştu: “Dik dur”.

Hatırlatılan duruş
İlhan Selçuk bu zor günleri yaşarken, “Pencere”si eski yazıları ile açık kalmaya devam etti.
Bu tarihten ömrünün son günlerine kadar Cumhuriyet gazetesinin kamuoyundaki pusulası oldu.

Ve tarih 12 Eylül 1980’i gösterdiğinde baskı giderek artıyordu.

Cumhuriyet gazetesi de darbecilerin hedefi olmuş, 3 kez farklı yazılar sebep gösterilerek kapatılmıştı… Darbe yönetimi Atatürk adını kullanarak Atatürk’ün kurduğu tüm kurumları yok etme, içini boşaltma çabası içindeydi. Atatürkçülük adına, Türk milletini Atatürk ilkelerinden uzaklaştırma, hatta düşman etme amacı oldukça belirginleşmişti. Yön dergisinin sloganı haline gelen “Kemalizm orta malı değildir” manifestosu, şartlar gereği yeniden başka bir kalemden yazılıyor, hatırlatılıyordu.

İlhan Selçuk o meşhur yazısını işte bu ortamda yazıp sormuştu:

“Kemalizm ideolojisi muz mudur?
(…)
Atatürk bir eylem adamıdır.
Yazmaktan çok konuşmuştur; yapmıştır; gerçekleştirmiştir. Mustafa Kemal Paşa çoğu zaman irticalen konuşmuştur; çevresindekiler not tutmuşlardır; bazan nerede ve nasıl oluştuğu bilinmeyen fikirler “Atatürk söyledi” diye piyasaya sürülmüştür; propaganda üretilmiştir.
Bugün Atatürkçüyüm ya da Kemalistim diyen çoğu kimse arasında tartışma ve kavga sürmektedir. Bunu doğal saymak gerekir. Marks, Lenin ya da Mao gibi kişilerin ardından da savaşımın bitmediği düşünülürse, Kemalist ideolojinin 1980 yılında tartışma alanı bulması Atatürk’ün etkinliğini kanıtlamaktan başka bir anlama gelemez..

*
Ancak Kemalizm’in tartışmasında bir ciddiyet olmalı. Atatürk’ü değerlendirirken ölçüyü kaçırmak, Atatürkçülük dediğimiz dünya görüşünü her niyete yenilen bir muz niteliğine dönüştürür.

(…)

1917 devriminden sonra ikiye ayrılan dünyada üçüncü yol ayrımını Türkiye’nin ulusal bağımsızlık savaşıyla başlatan adamdır Atatürk; antiemperyalisttir; Üçüncü Dünya’nın habercisidir. Bu niteliklerinin verdiği rütbeleri omuzlarından sökmeye kalkıştınız mı, Atatürk’e düşmanlık çizgisine ulaşırsınız…”

Ve bu yazının ardından yeni bir dava açıldı.
1992’de Nadir Nadi’nin vefatıyla Cumhuriyet gazetesi içinde ideolojik ayrılıklar yaşandı ve gazetenin kuruluş ilkelerine bağlı olanlar yönetime yeni gelen grupla anlaşamadı. “Nadi’nin adamları” diye isim takılan İlhan Selçuk, Uğur Mumcu gibi yazarlar ve aynı ilkeleri savunan gazete çalışanları küreselleşme rüzgârına kapılan bu yeni liberal yönetime tepki olarak gazeteden ayrıldı.
Bu ayrılığın ardından gazete okurları, Aziz Nesin’in de öncüsü olduğu bir kampanya başlattı ve ilk kez bir gazetenin okurları, “çizgisinden sapan gazetemi okumuyorum” dedi. Bu süreçte gazete ciddi bir tiraj kaybı yaşadı ve yeni yönetim çekilmek zorunda kaldı. Nadir Nadi’nin eşi, gazetenin imtiyaz sahibi olan Cumhuriyet Vakfı’nın kurucusu Berin Nadi yönetime geldi. Ardından İlhan Selçuk ve arkadaşlarını gazete yönetimine davet etti.

Cumhuriyet eski çizgisine kavuşurken bu kez İlhan Selçuk, en ağır iftiralarla dolu Ergenekon kumpası ile gözaltına alındı. Türkiye’nin büyük bir kırılma yaşadığı bu süreçte İlhan Selçuk, kendisi için “İlhan Selçuk çok zeki olduğu için iz bırakmıyor” diyen şimdinin kaçak FETÖ savcısına, “hukuk zekaya değil, delile bakar” demişti. O deliller elbette hiçbir zaman bulunamadı… Ama İlhan Selçuk bir de o savcıya hakaret ettiği gerekçesiyle dava edildi.

Selçuk bu gözaltı sonrası verdiği demeçte: “Gözaltında sorgulanırken bende, laik orduyu ve bağımsız yargıyı tasfiye edecek bir operasyon mu, kuşkusu doğdu. ABD egemenliğindeki Türkiye’de Amerikan yörüngesinde bir darbe olursa bu bizim için felaket demektir. Laik ordu tasfiye edilirse Amerikan planlaması da uygulanmış olur.” diyordu. Ömrünü gözaltılarda geçiren, gericiliği, baskıyı tanıyan birisi için öngörüsü şaşırtıcı değildi. Yıllar sonra 15 Temmuz’u yaşayacak Türkiye’yi uyarıyordu.

Aslında mesele İlhan Selçuk’un nam-ı diğer İlhan Abi’nin yukarıda verdiğimiz yazısında özetleniyordu. Bizleri Sosyalizm ve Kapitalizm arasında bir seçim yapmaya zorlayan bir düzen mevcuttu. Ancak ulusal bağımsızlık savaşını verdiğimiz günden bugüne üçüncü bir yolun var olduğunu kanıtlandı, Kemalizm prensipleriyle çağdaş dünyada “tam bağımsızlık” şansı bulundu.

Selçuk’un dediği gibi; “Yeryüzünde çağdaşlaşma iki süreçle gerçekleşiyor: İnsanda özgürleşme, toplumda bağımsızlaşma, Kemalizm bu yolda bir aşamadır; ama son durak değildir.”

İlhan Selçuk, Ergenekon kumpası sürecinde gözaltına alındıktan 1 hafta sonra rahatsızlandı ve büyük bir ameliyat geçirdi.
Mücadeleyi bırakmamıştı. Tıpkı bir zamanlar gazetesinde olduğu gibi kuruluş çizgisinden çok öteye/çok geriye götürülmeye çalışılan, aslında çok değil belki yarım asır önce kendisini Kemalizm prensipleriyle yeniden doğuran ancak sonrasında yönünü kaybeden ülkesine eleştirisini “Kemalizm geriye kapalı ileriye açık bir ideolojidir; biz ise kırk yıldan beri ileriyi yasaklayıp, geriye kapıları açan siyasal düzenler içinde yaşıyoruz” diye yapıyordu.

Savunmasını yazmış, mahkemeye çıkmayı bekliyordu. Fakat ülkenin Cumhuriyetçi, onurlu, Kemalist insanlarına kurulan hain kumpasların birer birer çürütüldüğünü göremeden 21 Haziran 2010 yılında hayata veda etti.
Anısı ve mücadelesine saygıyla…

Kaynakça
1) Latif Mutlu Kitabı, İş Bankası Y.
2) İlhan Selçuk, Kemalizm İdeolojisi Muz mudur?, Cumhuriyet, 11 Kasım 1980.

Yorum ekle

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Takip Et

Bizimle iletişim kurun. İnsanlarla tanışmayı ve yeni arkadaşlar edinmeyi çok seviyoruz.