Üçüncü Yol

“Bedenimde Değil, Ruhumda Sızı”

Günümüzden başlayarak tüm yakın tarihi irdelediğimizde, Anadolu topraklarının geleceğine dair umut taşımamızı sağlayacak “insan” yaratma kabiliyetinin çok az kişide vücut bulduğunu görürüz. Bu noktadan yaklaşarak, doğduğumuz topraklardan gurur duymamızı sağlayacak irfanı, tüm topluma yayan ozanlarımızdan olan Aşık Veysel “Her ömrün sonunda bir feryat gördüm” diyor bir dizesinde.

Bugün, Aşık Veysel’in hayatında duyamadığı kadar keskin feryatların yükseldiği bir tarihin yıl dönümü.

Bugün 2 Temmuz.

27 yıl önce bugün, 35 insan göz göre göre, iki gün boyunca harlanan bir öfkenin yetkililer tarafından durdurulmaması sonucu yakılarak katledildi. Tarihten asla silinmeyecek böyle bir utanç ”Yaşasın Şeriat”, “Müslüman Türkiye”, “Sivas laiklere mezar olacak” sloganları eşliğinde gerçekleştirildi.

Ayrıca “Cumhuriyet burada kuruldu, burada yıkılacak” sloganları ile “anlık öfke” tezini ortadan kaldıran ve planlı bir saldırı girişimini ortaya koyan, düpedüz cumhuriyet karşıtı bir ideolojik  doğrultusu olan, 20. yy’ın son büyük gerici ayaklanmasına tanık olduk.

***

2 Temmuz 1993’te, Sivas’ta nelerin yaşandığını öncesiyle birlikte değerlendiren yüzlerce sayfa mahkeme dosyası ve pek çok araştırmacının gerçekçi anlatımları önümüzde duruyor. Olayın karanlıkta kalmayı başarabilen tek bir yönünün olduğunu görüyoruz.  O yön, bu katliamın rahatlıkla durdurulabileceği açıkken durdurul(a)mamasıdır.

Kamera kayıtları, tanık ifadeleri ve pek çok erdem sahibi resmi ağız o gün polis ve jandarmanın kalabalığa müdahale için bekletildiğini açıkça ortaya koyuyor. Hukukun olduğu bir ülkede böyle bir katliamın sorumluluğu Aziz Nesin’i bir çuval gibi halkın önüne atan itfaiye erinden Başbakan’a dek tüm sıralı yetkililerin üzerindedir. Yargılamalar ise böyle bir sorumluluğun hiçe sayılmamasını kapsamamaktadır. Cezalar sadece bu alçak fiili işleyenlerin üzerinde yoğunlaşmıştır.

Bu fiilin sahiplerini iyi tanıyoruz. 31 Mart olayından, Asteğmen Kubilay’ın şehit edilmesine; Maraş katliamından, Çorum olaylarına kadar, biz bu senaryonun figüranlarını çok iyi tanıyoruz. Onlar, bu toprakların neşter vurulmasına rağmen yok edilemeyen kanserli hücreleri. Onlar, yabancı istihbarat kuruluşlarının bir numaralı piyonu. Onlar, ortaçağın irinli mirası.

Onlar ki, Cumhuriyet döneminde insan yakabildiler. Bu utancın sorumluluğunu ödeyen bir siyasi yetkili ile karşılaşmadık. Dönemin Cumhurbaşkanı Demirel olayın münferit olduğunu ve mezhep çatışmasına dönüşmemiş olmasına vurgu yaparken,  Başbakan Çiller “Çok şükür, otel dışındaki halkımız bir zarar görmemiştir”[1] gibi bir cümle kurabilmiştir. Merkez siyasetin bu olayı temellendirirken kullandığı esas gerekçelerden biri her zaman “Ağır tahrik vardı” ifadesi olmuştur. Yukarıdaki cümlelerin gerçeklerin etkisinden yoksun, sorumsuz kapsamını bu cümle ile açıklayabiliyoruz.

Onlar ve pek çokları için sadece ağır tahrik sonucu ortaya çıkan bir öfke ve o öfkeden kaynaklı bir suç vardı ortada. Sivas gibi bir şehirde “Şeytan Ayetleri”nden[2] bahsedilirse, maalesef ki!, böyle şeyler olabilirdi, bu bakış açısına göre. Öyle ki, bu “tahrik” ifadeli gözlük o günle sınırlı kalmamış, günümüze de yansımıştı. Son yıllarda kimi laik(!) çevrelerin sevgisini ve takdirlerini kazanan Temel Karamollaoğlu, o gün Sivas’ın Refah partili belediye başkanıydı. Kalabalığın yatıştırılması ile sorumlu olan kişilerden biriydi. Tarih, kendisinin 2 Temmuz günü affedilemez bir edilgenlikte davrandığını apaçık yazıyor. Karamollaoğlu ise 2018 Türkiyesi’nde bu olayı şöyle değerlendirebiliyor: 

“Katliam olarak vasıflandırmadım. Bu üzücü bir hadisedir. Bu, hakikaten çok acı olarak tarif edilir. Ancak; katliam demek kasıtlı olarak ben bu insanları öldürmek için şunu yaptım denirse olur. Onun adı katliam olur. Ama orada bir hadise meydana gelmiş; oteldeki perdeler yakılmış, arabalar yakılmış.. Arkasında da ateş bacayı sarmış. İçerideki insanlar da benim hala anlayamadığım, pencereleri açmadıklarından dolayı insanlar ölmüş.”[3]
İnsanlar pencere açmadıkları için ölmüş…

Bu utanmazlığın yirmi küsur yıl sonra dahi dile gelebiliyor olması, günümüz siyasetinde iktidar aktörlerinin bir kısmının o günlerde bu katliamcıların avukatı olması, olayı durdurmayanların yargıda hesap vermemesi Madımak’ın hala söndürelemediğini bize kanıtlıyor. Onlarca kişinin idam cezası alması Türkiye’nin bu olaydan gerekli dersleri aldığı anlamına gelmiyor.

Bir olaydan gerekli ders sadece tüm gerçekliğin sindirilmesi ile çıkarılabilir. Gerçeğe sadakat onurlu bir cumhuriyetin yaşayabilmesi için zorunlu koşuldur. Bizim bu konudaki gerçeklik algımız “İnsan yakacak zihniyetin geri döndürülemez şekilde yok edilmesi” esasına dayanıyor. Olayın bu şekilde merkezine inemezsek çok daha ciddi gerici ayaklanmaların doğmamasını garanti edemeyiz.

Aileden, ilk çevreden ve okuldan edinilen etik anlayışı “İnanç üzerinden ve onun etkisi ile hiçbir duygusal itkinin insan canına ve malına kast etme gerekçesi olamayacağı” çerçevesine oturtulmak zorundadır. Bu ancak ve yalnızca bütüncül bir laik eğitim ile mümkündür. Bu eğitim ise pazarlamacı-müşteri anlayışına teslim edilen okullarla değil, parasız ve kaliteli eğitimin tabana yayılması ile mümkün olabilir.

***

İnsan yakan yaratıkları üreten bir sistem var, bataklık halini almış. Ve onları hala farklı sözlerle normalleştirebilen kişiler var, tabana yayılmış. Günümüzün teokratik otoriter koşulları bu kişilerin cesaretini arttırmakta.  O zamanların Refah Partili Adalet bakanı Şevket Kazan sanıkları ziyaret etmekten çekinmezken, aynı zihniyetin bugünkü temsilcileri mutlak gücü temsil ediyor ülkemizde. Bu olaydan dolayı idama mahkum olmuş ama cezası ağırlaştırılmış müebbete çevrilmiş biri sağlık sorunları gerekçe gösterilerek tahliye edilebiliyor örneğin. 

Diğer yandan ise o günkü alevleri yüreğinin derinliklerinde hisseden milyonlarca insan ve onların mücadele azimleri var.

200 yıllık Türk aydınlanma mücadelesinin hassas ve canlı bir cephesi, işte, bu konu etrafında da yaşamaya devam ediyor. Tarihimizin en büyük utançlarından birisi, esaslı bir turnusol kağıdı olarak karşımızda duruyor. Bu olayların gelecekten silinmesi için hangi düşüncelerin ortadan kaldırılması gerektiği apaçık ortada.

Geriye gelecek nesillere Aydınlanma aşkını sunmak ile birlikte, bu olayın ateşini unutturmamak kalıyor.

Madımak’ta katledilen en genç sanatçılardan biri Hasret Gültekin, şelpe tekniğinin ve halk deyişlerinin en büyük temsilcisi olacaktı. 21. yy’la ozanlık ruhunu taşıyabilecek nadir insanlardandı, ozanlığa düşman olanlar tarafından elimizden alındı. O gün yaşamını yitiren bir diğer halk ozanımız Nesimi Çimen “Bedenimde değil, ruhumda sızı” diyordu. Sivas katliamı bu ülkenin ruhundaki sızı olarak sonsuza dek hatırlanacak.

Yitirilen canlar ise zihinlerde ve nefeslerde her daim yaşayacak. Kaybettiklerimizin temiz hatıraları önünde saygı ile eğiliyoruz, ruhları şad olsun.

Üçüncü Yol 
02.07.2020

Kaynakça:

[1] https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-44677994

[2] Salman Rüşdi’nin “Şeytan Ayetleri” isimli eseri Aziz Nesin’in araştırmalarına konu olduğu için, şehirdeki kışkırtıcılığın en önemli enstrümanlarından biri olmuştu.

[3] https://odatv4.com/pencereleri-acmadiklarindan-dolayi-insanlar-olmus-26051825.html

Yorum ekle

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Takip Et

Bizimle iletişim kurun. İnsanlarla tanışmayı ve yeni arkadaşlar edinmeyi çok seviyoruz.