Üçüncü Yol

SONSUZ MAVİDEKİ AMİRAL…

O sabah dönemin ve her dönemin “ana akım medya”sında, devletin tüm imkanları kullandırılan, ne istenirse verilen tetikçi medyada iftira çığlıkları yankılanıyordu.

Balyoz Kumpası son derece medyatik bir biçimde başlıyordu, ilk adım atılmıştı. Baştan sona düzmece delillerin servis edildiği anahaberlere, 7/24 yayın yapan tetikçilere bakınca kötü kurgulanmış bir film izler gibiydik. Ama ne yazık ki yalanlarla bezenmiş gerçekliğin ortasındaydık.

Türk ordusunun en üst kademesinden en alt kademesine kadar görev alan askerler gözaltına alınıyor, korkunç iftiralarla suçlanıyor, tutuklanıyordu.

Canlı yayınlarda uzun uzun ballandırarak, büyük bir av bulmuş timsah kadar coşkulu bir biçimde, tüm ayrıntılarıyla bir “darbe planı” anlatılıyordu. Ağızlarından köpükler saçarak, Türk ordusunun güzide askerlerinin, onurlu, vatansever insanların, “Camileri bombalayacakları, kendi uçağımızı düşürecekleri, Ege’de Yunanistan ile savaş çıkaracakları” iddia ediliyordu. İddiaların yani aslında iftiraların büyüklüğü hedefteki kişilerin büyüklüğü ile alakalıydı. Asla diş geçiremeyecekleri kadar kuvvetli bu ordu mensuplarına en hassas yerden “vatanseverliklerinden” darbe vuruluyordu. Onları en çok değer verdikleri ve uğruna bir yaşam harcadıkları ülkelerine zarar verecek eylemlerle suçluyorlardı.

Tam bir tezatlık… Kameralar eşliğinde, canlı yayında yapılan kazılar, muhabirlerin bile işte şurada dediği silahlar. Adeta düşman ilan edilen Türk ordusu.
Kumpasçılar için bir dakika durma imkanı yoktu. Toplumda yaratılmaya çalışılan algı her saniye körükleniyor, mantık ekseninde yapılmaya çalışılan her analize yeni bir noktadan anlamsız eklentiler geliyordu. Öyle ya bir su bulandırılmak istenirse devamlı karıştırılmalıydı. Burada da yapılan buydu.

Hukukçu kılığına bürünmüş, siyasetçi kılığına bürünmüş, gazeteci kılığına bürünmüş, sağlıkçı kılığına bürünmüş, eğitimci kılığına bürünmüş, polis kılığına bürünmüş, asker kılığına bürünmüş, insan kılığına bürünmüş, hatta dost kılığına bürünmüş uyuyan F Tipi örgüt üyeleri uyandırılmıştı. Taşeronu oldukları emperyalist güçler bir dönemi başlatmalarını istemişti.
Karanlık, zifiri karanlık bir dönem…

Hızlı devam eden gözaltılar, tutuklamalar, Silivri çadır mahkemesi, TSK’nin, donanmanın tutsak edildiği günler. Henüz 15 Temmuz yaşanmamış, henüz ortaklıklar bozulmamış, o günlerin F tipi çete hakim ve savcılarıyla ülkenin kaderini geri dönüşsüz biçimde değiştiriyordu.

Tarih boyu ordu millet anlayışıyla var olan, cumhuriyeti de bu şekilde kuran Türk ulusu, düşmana askerlik askere düşmanlık edilerek bu birliktelik sarsılmaya çalışılıyordu.

Yıl 2010, Aralarında Cem Aziz Çakmak’ın da olduğu Donanmanın en kilit 3-4 ismi ifadeleri alınmak üzere Beşiktaş’a çağrıldı. Onlara “gidin, bir şey olmaz “ diyen dönemin donanma komutanıydı. Yıllar sonra bir sohbet sırasında Cem Aziz Çakmak’ın eşi Sevgi Çakmak, “O gün Cem’i ve diğer Amiralleri çağırdıklarında böyle bir iddiaya ihtimal bile vermemiştik. Bir gariplik olduğunu anlamıştık ancak bizim veremeyecek bir hesabımız yok, gider döneriz demişlerdi” diye anıyor o kara günü. Ancak meselenin bir hukuk ya da güvenlik konusu olmadığını acı bir biçimde anladık.

Aslında çoktan hazırlanmış olan kumpas düzeneğinde son hamleydi. Bu hamlelerle TSK’ye bir kumpas kurulduğunu görebiliyorduk ama esas yarayı alan özel bir yer vardı, Deniz Kuvvetleri.

Bu süreç donanmanın ağır yara aldığı ikinci dönemdi. İlk yara 1999 Gölcük depremiydi. Bir Amiral 17 Ağustos depreminde sarsıntıdan hemen sonra ailesini devrilen eşyalar arasında alıp evden dışarıya çıkarıyor ve diğer evine, gemisine gidiyordu. Müthiş bir yıkım ve can pazarının yaşandığı anlarda kurtarma çalışmalarında fedakarca yer alıyor, bir Amiral bir ordu gibi mücadele ediyordu. Depremden sonra karşı sahilde infilak eden Tüpraş tesisi ve denize kadar yayılan yangında gemilerin Gölcük’ü terketmesi istenmişti. Gemiler Yalova önlerine intikal ediyordu ancak Amiral, TCG Gemlik’i çıkarmak istiyordu. Tersane Komutanı, “gemiyi terketmenizi emrediyorum” dedi. Ancak Amiral’in cevabı netti, “benim bu gemiden ancak cesedimi çıkarırsınız.”

İşte ilkinde ve ikincisinde her zaman en önde tüm zorluklara ve saldırılara karşı cesaret ve kararlılıkla mücadele eden o Amiral Cem Aziz Çakmak’tı.

Önce vatan diyen, gemisini ve askerlerini yalnız bırakmayan, ailesini dahi böyle bir can pazarında 4 gün sonra görebilen biriydi. Böyle birine yıllar sonra atılacak iftira elbette içler acısıydı.

O, Mustafa Kemal’in askeriydi. Donanmanın altın neslinden bir kutup yıldızıydı. O nesil, Deniz Mehmet Irak’ın da ifade ettiği gibi, “Deniz Kuvvetlerine ‘kuantum sıçraması’ yaptıran nesildi”

Bir ülkeyi savaşta savunmak ve barışta korumak için gerekli silahlar, savaş gemileri, jetler, uçaklar, bütün bu sistemler, onları kullanacak kabiliyete, yetkinliğe ve donanıma sahip insanlar olmadıkça bir hiçtir. Bugün artık herkesin farkına vardığı Mavi Vatan doktrinini, denizci duyarlılığını aslında o nesle borçluyuz. Deniz Kuvvetlerinin son 30 yılda yetiştirdiği askerler, insan kalitesi, öngörüsü, nitelikli yapısı, bize bugün kumpaslarla engellenmeye çalışılan Mavi Vatan ülküsünü geç de olsa hayata geçirmek için bir ufuk açtı. Bu ufuk açıcı süreç ve donanım, Deniz Kuvvetlerini ülkenin diğer tüm kurumlarından çok daha ileriye götürdü.

Ülkelerin farklılık gösteren itici gücü olan yapıları, kurumları vardır. Böylece dinamizmi sağlarken temel hedefe doğru da yol katedersiniz. Donanmamız da bizim en büyük ilerici gücümüzdü. Yapılan atılımlar da bunun en belirgin örneğidir. İşte bu sebepledir ki 25 yılda ancak yetişen bir Amiral’in kaybı zannedilenden çok daha fazladır.

Bu anlamda gelecek vadeden ve o hain kumpas sürecinde adeta kurban edilen o insanlara, ve onların yerine kimlerin “yollarının açıldığına” bakmak gerekli.

Sözde yargılamalar devam ederken FETÖ hainlerinin oluşturduğu mahkeme heyetine “Hainlik ve ihanetin odağı olan, dış mihraklara uşaklık eden şerefsizlere sesleniyorum. Bu salondaki koltuklara oturacaksınız ve vatana ihanet ile yargılanacaksınız. Bundan kaçışınız asla mümkün değildir.” diyordu Cem Aziz Çakmak.
Duruşundan bir an bile taviz vermemişti.

Ancak kumpas süreci maddi ve manevi ağır bedeller getirmişti, kuşkusuz en ağır bedeli ödeyenler askerler ve aileleriydi. Kendilerine atılan iftira, ailelerini de hedef almaya kadar gitmişti. Adeta bir rezalete dönüşen bu durum için kör sağırdı birileri.

Bedel ödeyenlerden biri de Çakmak ailesiydi. Anne, baba, ablaları, eşi ve kızları… Gelinliğiyle cezaevine giden, babasına öyle sarılan ve gelin çiçeğini kumpas mağdurlarının özgürlüğü için atan kızı… İlk torunu Cem Poyraz’ı hasta yatağında sevebilen Cem Çakmak… Her biri birbirine kenetlenen ve kalpleri Cem Amiral ile atan bu insanlara da bedel ödetildi.

“Bunca adi iftira ortadayken bize bunu nasıl yaparlar?” diye soruyordu Amiral, isyan etmemek elde değildi. Ancak GATA’daki odasında söylediği şu sözler de bize birçok şeyi anlatıyor, “Elbet mücadele edeceğiz, ama kuruma zarar vermeden. Kurum bizim, TSK biziz”.

Kendisini hapisteyken ziyarete gelen bir komutana, “Siz hiç bir hücrede, ’40 yıl ben neye hizmet ettim? Niye buradayım?’ diye düşünmenin ne demek olduğunu biliyor musunuz? Siz gelinlikli kızını cezaevinde karşılamanın nasıl bir duygu olduğunu hissedebilir misiniz? Evet, ben şimdi kızıma sarılabiliyorum, ama Fatih Ilgar, Tayfun Duman sarılamıyor.”

Bütün bu hukuksuzluk ve kumpaslar sonunda ablası Deniz Çakmak’ın deyimiyle “Silivri hediyesi” kanser hastalığı Cem Amirali bulmuştu. Elbette bu “hediye”yi hiç bir zaman kabul etmediler.
Direndi, GATA’daki hasta yatağından o hainlere seslendi, meydan okudu!

Bugün FETÖ ile tüm kurumlarda mücadele edildiği öne sürülürken, örgütün “siyasi ayağının olmadığına” bizi ikna etmeye çalışanlar var. Oysa Cem Çakmak o günlerde şu tespiti yapıyordu:

“Kumpasla mücadele, siyasi konjonktüre bağlı. Siyasi irade ne kadarına izin verirse, kumpasın o kadarı ortaya çıkacak. Herkes bu sahtekârlıkları biliyor, buna rağmen bizi yeniden yargılıyor, yeniden sanık sandalyesine oturtuyorlar. Elbet bu da bir gün bitecek, her şey ortaya çıkacak, bunu da yeneceğiz. Kökeninde ne ve kim varsa er geç ortaya çıkmalı. Mahkemede savunmamı yaparken, ‘Bu sıralarda oturacak ve yargılanacaksınız. Ben de burada olacağım O zamana kadar ölmek yok’ demiştim. Hastalıkla nasıl mücadele ediyorsam, kumpasla da öyle mücadele edeceğim. Amaç TSK’ye diz çöktürmekti bunu da başardılar. Elde edilmek istenen sonuç işte buydu.”

Son ana kadar Mustafa Kemal’in askeri olan Amiral Cem Aziz Çakmak, 3 Temmuz 2015 günü aramızdan ayrıldı. Bu yaşanan fiziksel ayrılıkla tüm sevenleri onu elbette özlüyor fakat eminim her zaman yanında da hissediyor.
Bir denizciyi yazarken onlarca denize dalıyormuş insan. Onun geçtiği suları, dokunduğu hayatları tanıyacak kadar geniş mi zaman bilinmez. Bu enginlikte benimki olsa olsa bir kulaç, bir hatırlama ve hatırlatma çabası. Bu çabamda dönüp baktığım şey de sonsuz mavilikte daima parlayan donanmanın Kutup Yıldızı…
Işığını paylaşmaktan tereddüt etmediğin yerden tam yol ileri.
Çıktığın son ve uzun seferinde ruhun şad, pruvan neta olsun.

02.07.2020
İstanbul

Kaynaklar:
(1) Müyesser Yıldız, “Cem Amiral’in cenazesine bir tek o komutan gelemedi”, Odatv , 05.07.2015 (https://www2.odatv.com/yazar/muyesser-yildiz/cem-amiralin-cenazesine-bir-tek-o-komutan-gelemedi-0507151200.html )
(2)Tümamiral Cem Gürdeniz, “Türk deniz kuvvetleri neden hedefe kondu?”
(3) Deniz Mehmet Irak, “Depremin öldüremediği amirali kumpas öldürdü”, Odatv, 16.08.2017
(4) Çağdaş Bayraktar, “Cem Aziz Çakmak Ölümsüzdür!”,Üçüncü Yol, 03.07. 2015

Yorum ekle

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Takip Et

Bizimle iletişim kurun. İnsanlarla tanışmayı ve yeni arkadaşlar edinmeyi çok seviyoruz.