Üçüncü Yol

ONURLU BİR ZAFERİN VE BARIŞIN BELGESİ : LOZAN

“Efendiler çok ıstırap çektik, çok kan akıttık, bütün medeni milletler gibi hürriyet ve istiklal istiyoruz”

                               Türk Heyeti Başdelegesi İsmet Paşa’nın Konferans açılış konuşmasından

    Lozan Antlaşması’nın imzalanmasının üzerinden tam 97 yıl geçti. Antlaşma, bu itibarla, diplomasi tarihindeki en uzun süreli barış antlaşmalarından biri olarak  kabul ediliyor. Ancak, yine de bir asra yaklaşmış geçmişine karşın, Lozan Antlaşması, Cumhuriyetin kurucu fikirlerine karşıtlığını açıkça ortaya koyan kesimler tarafından eleştiri ve saldırı konusu yapılıyor. Elbette ki buradaki temel amaç ise Lozan üzerinden Cumhuriyetin varlığına saldırarak onu kuran fikirlere karşı bir cephe açmaktan başka bir şey değil. Özellikle, Siyasal İslamcı cenah, Lozan görüşmelerinde Türk delegasyonunun başında yer alan İsmet Paşa üzerinden dolaylı olarak Atatürk’ü, akabinde de Kemalist Devrim’i ve  en nihayetinde Cumhuriyet rejimini her fırsatta, her konuşmalarında hedef almaya devam ediyorlar. “Lozan Zafer mi? Hezimet mi?” laflarıyla başlayan bu saldırılar, Osmanlı’nın mirasına ihanet edildiği, Saltanat’ın İngilizler’in emriyle kaldırıldığı iddialarıyla sürüp gidiyor. Aslında, çok da şaşırmamak lazım, zira yaklaşık 600 yıllık Osmanlı İmparatorluğu’nu Atatürk’ün yıktığına inanan, irrasyonel yayılmacılık hayalleriyle, 21.Yüzyıl şartlarında “cihan imparatorluğunu yeniden kuracağız” sloganları ile sahneye çıkan, Emperyalizm’in Yeşil Kuşak projesi çerçevesinde yaratılan “Yeni Osmanlıcı” tezleri dış politika anlayışı olarak benimseyen bir anlayıştan, daha farklı bir yorum veya bakış açısı beklemek çok da olası değil. Bununla birlikte zaman zaman ülke gündemine getirilmeye devam edilen ve Lozan üzerinden Cumhuriyet ve egemenliği hedef alan söylemlerde bulunulması bu konu üzerine kapsamlı ve bilimsel bir bakışla inceleme yapılması ihtiyacını ortaya çıkarmıştır. Bu bağlamda Kemalistlerin, “Lozan Meselesi” üzerine inceleme yaparken bilimsel metodlarla ve akılcı bir bakış açısıyla olayı çözümlemesi gerekmektedir.

       Lozan’ın içeriğini incelerken, Lozan’a getiren süreci ve antlaşmanın imzalandığı konjonktürü (bağlamı) iyi analiz etmek gerekiyor. Zira, antlaşma içeriğinden kaynaklı olarak nedenleri ve sonuçları bakımından oldukça geniş kapsamlı bir yapıya sahip. Bu bağlamda, antlaşmanın imzalanmasından önceki sürece bakmak oldukça hayati.

Mondoros’tan Lozan’a gelişen süreçler:

       Osmanlı Devleti, I.Dünya Savaşı’na iki temel sebeple girmişti. Bunlardan birincisi, devletin özellikle de Balkan Savaşlarında kaybettiği gücünü ve topraklarını geri kazanması, ikincisi ise savaş esnasında tarafsız kalması halinde, savaş sonrasında galip devletler tarafından parçalanacağı inancı idi. Savaşa girme kararının doğruluğu veya yanlışlığı ayrı bir tartışma konusu olmakla beraber, Osmanlı Devleti’nin kurmaylarının (tamamı değil) savaşa “son çare” gözüyle baktıkları açıkça ortadadır. Ancak, savaş kaybedilip, 30 Ekim 1918 tarihinde Mondoros Ateşkes Antlaşması imza edilince en az İtilaf Devletlerinin kurmayları kadar Osmanlı kurmayları da devletin fiilen sona erdiğinin farkındalardı. Bir çok tarihçi, Mondoros Ateşkes Antlaşması’nı değerlendirirken, “bir ateşkes antlaşması olmakla beraber içerdiği hükümler bir ‘barış antlaşması’ hüviyeti taşıyor” ifadesini kullanmışlardır.  Yani antlaşma silahlı çatışmaları sona erdiren bir antlaşmadan ziyade, her şeyi sonuçlandıran ve yeni bir yasal statü (status-quo) belirleyen bir antlaşma metni olarak değerlendirilmiştir. Buna karşın İtilaf Devletlerinin Mondoros’un 7. ve 24.maddelerine dayanarak yaptıkları işgaller döneminde, bir an önce yasal statüyü resmen belirleyecek resmi bir “barış antlaşması”nın yapılması konusunda kararlı oldukları görülmektedir. Yani Anadolu’yu tamamen paramparça edecek ve Türk Milleti’ni imha edecek bir resmi programın ortaya konulmasının kendilerinin Anadolu topraklarında daha uzun müddet kalabilmesi için hayati olarak değerlendirmişlerdir. Bu acele edişteki temel sebep ise; “Şark Meselesi”‘ni bir an önce bitirmek, ve Anadolu’da işgale karşı gelişen Millici hareketin  güçlenmesini sağlayacak zamanı tanımamaktı. Dönemin İngiliz İstihbarat belgelerinde, özellikle Kongreler dönemi ardından Millici hareketin gittikçe güçlenmesi, özellikle Büyük Millet Meclisi’nin kurulmasının ve Meclis Hükümeti’nin oluşturulmasının ardından, Anadolu’da ciddi anlamda otorite sağlaması ve kendisini Türk Milleti’nin yegane temsilcisi olarak ifade etmesinin, İstanbul Hükümeti’nin elini iyice zayıflattığı, İşgalcilerle işbirliği yapan çevrelerin bu zayıflamadan ciddi endişe duydukları raporda şu sözlerle ifade edilmekteydi: “İstanbul’da doğan ve Erzurum’da yuvalanan milliyetçi hareket Yunan bölgesi dışında Anadolu’nun tamamını kontrol edecek kadar genişledi ve Trakya’nın önemli bir bölümünde de varlık gösteriyor. Kürtler, Araplar ve Tatarlar arasında da sempati topladı. Merkezi hükümet (İstanbul Hükümeti), İstanbul’da bir ilçe belediyesine, itilaf devletleri ile milliyetçiler arasında aracıya dönüştü. (…) Şu ana kadar her şey yolunda. Ancak, Türkiye’ye sıkıntı yaratacak bir barış antlaşmasının teklif edildiğinde madalyonun diğer yüzü ortaya çıkacak. Milliyetçiler örgütleniyor, moral topluyor, eleman devşiriyor, para topluyor ve Türkiye’nin bölünmesini ya da yabancı devletlerin kontrolü altına girmesini engellemek için uyuşuk toplulukları canlandırmaya çalışıyor. Ve şu ana kadar da bunda başarılı sağladılar”.

    İtilaf Devletleri’nin çeşitli çabalarına, İstanbul Hükümeti’nin ihanetlerine rağmen, Anadolu’daki Milli Direniş’in her geçen gün güçlenmesi karşısında 10 Ağustos 1920 tarihinde (yani B.M.M’nin açılmasından sadece 4 ay sonra) Türk Milleti’nin hayatını sona erdirmek maksadıyla hazırlanmış olan Sevr ‘Barış’ Antlaşması, İtilaf Devletleri ile İstanbul Hükümeti arasında imzalandı. Ankara Hükümeti ise antlaşmayı reddettiğini, bu antlaşma metnine imza atanların Vatana İhanet suçu işlediğine ilişkin karar aldı. Akabinde ise 10 Ocak 1921 tarihinde kabul edilen Teşkilat-ı Esasiye Kanunu (1921 Anayasası) ile, Türk Milleti’nin tek karar verme merciinin Büyük Millet Meclisi Hükümeti (Ankara Hükümeti) olduğu deklare edildi. Milli Mücadele Hareketi, artık İstanbul’u tanımadığını  uluslararası kamuoyuna açıkça ilan etmişti.

    Türk kuvvetleri 9 Eylül 1922’de İzmir’e girerek, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın askeri safhasını zaferle sonuçlandırdığında, bir çok otorite tarafından umulmayan gerçekleşmiş, yok edileceğine kani olunan Türkler, emperyalizmi ve onun kuklalarını denize dökmüştü. Ancak, savaşın saha safhası sona ermesine karşın diplomatik safhasında olacaklar da savaşın kaderini ve doğal olarak ta da kurulacak bağımsız Türkiye’nin kaderini doğrudan etkileyecekti.

   İzmir’in kurtuluşundan hemen sonra Türk Kuvvetleri ile İtilaf Devletleri arasında, patlak veren “Çanakkale Krizi” bunun bir göstergesi oldu.  Türk askerinin Çanakkale’deki İtilaf Kuvvetleri’nin işgal bölgesine yaklaşması, iki tarafı neredeyse yeniden çatışma haline getirdi. Bununla birlikte, İngiltere’nin eli, Anadolu’ya “jandarma kuvveti” olarak soktuğu Yunan Ordusu’nun adeta “imha edilmesi” ile iyice zayıflamıştı. Ayrıca başta İtilaf Devletlerinin diğer üyeleri olan Fransa ve İtalya, Türklerle yeniden çatışmaya girmenin akılcı olmayacağının, İngiltere’nin verilen vaatleri geçmişte yerine getirmediği gibi gelecekte de yerine getirmeyeceğinin farkındaydı. Savaş, İtilaf Devletleri açısından sahada kaybedilmiş, iç cephe parçalanmış, Londra’daki Llyod George Hükümeti düşmüştü. Türk Ordusu, savaş yorgunluğu üzerinde olmasına karşın, Mustafa Kemal’in kararlı tutumu neticesinde yeni bir savaşın çıkmasına meydan vermemekle beraber krizden karlı çıkan taraf olacaktı. Mudanya’da başlayan Ateşkes görüşmelerinde Türkiye, İsmet Paşa başkanlığındaki bir delegasyon tarafından temsil edildi ve ciddi anlamda diplomatik başarı kazandı. Ancak, bu diplomatik başarının sürdürülebilmesi ve Türkiye’nin savaşı kazandığının tam tescilini sağlaması açısından yapılacak barış antlaşmasında da aynı başarının sürdürülebilmesi şarttı.

     İngiltere’de L.George Hükümeti’nin yıkılmasından sonra 15.11.1922 tarihinde yapılan seçimlerde kurulan yeni kabinede dışişleri bakanlığı koltuğuna Lord Curzon atanmıştı. Her ne kadar yeni hükümet programında, dış politikada daha barışçıl bir yol izleneceğine dair ifadeler koysa da, Curzon’un Türkiye’ye bakışı hiç de iç açıcı değildi.  Lozan Barış Konferansının öncesinde çeşitli yerlerde yaptığı konuşmalarda, Türkiye’nin Misak-ı Milli taleplerinin kabul edilemez olduğunu, müttefiklere karşı bir hakaret mahiyeti taşıdığını ifade etmiş, Türkiye’nin İngiltere’nin ve Avrupa’nın gücü karşısında duramayacağından dem vurarak, aslında anlayış bakımından L.George Hükümeti ile benzer yapıya sahip olduğunu açıkça ortaya koymuştu. Kaldı ki, İngiltere, Anadolu’da alınan yenilgiyi belirli ölçülerde bir zafere dönüştürmek zorunda olduğunun farkındaydı. Örneğin, İngiliz Yüksek Komiseri Sir Rumbold’un Dışişleri Bakanı Lord Curzon’a İstanbul’dan çektiği bir telgrafta, barış konferansının bir an önce toplanması gerektiği, konferansa karşı çıkılması durumda, ateşkes halinin sona erebileceğini, Mudanya görüşmelerinin Türkleri cesaretlendirdiğini, konferans yeri için Türk tarafının önerisi olan İzmir’in kabul edilemeyeceğini, aksi takdirde hem Mustafa Kemal’in konferansı yakından takip etme imkanı bulacağını hem de Türklerin Yunanlıları mağlup etmesi sonucu oluşan, “Türkler Müttefikleri mağlup etti” algısının uluslararası kamuoyunda güçlenmesine imkan sağlayacağından endişe ettiğini ifade etmiştir. Yani kısaca, İngilizler, alanda kaybettikleri savaşı, masada da kazanmanın planlamışlardır. Türk tarafında ise durum daha farklıydı. Bir kaç yıl önce hiçbir uluslararası otoritenin tahmin edemeyeceği bir bağımsızlık mücadelesi ile düşman kuvvetlerin çoğu anayurttan kovulmuş, Anadolu’da başlayan ve “saman alevi gibi parlayıp söneceği düşünen hareket” ihtilalci bir mahiyet alarak, İstanbul’daki kukla hükümeti, saltanatı oyun dışı bırakmıştı. Bununla birlikte, bir çok çevrede sorulan soru “peki ya şimdi ne olacak?” sorusuydu. Evet, vatan düşman postalından kurtarılmıştı, muhtemelen de yapılacak barış antlaşmasının neticesinde düşman İstanbul’u da terk edecekti. Ancak, bu antlaşma hangi şartları ve hükümleri içerecek, bundan sonra Türkiye’nin geleceği hangi yön ve doğrultuda şekillenecekti? Ancak ilginçtir ki bu sorulara adeta yanıt verecek şekilde, konferansın hazırlık sürecinde yaşanan bir dizi olay sadece konferansı değil, Türkiye’nin geleceğini de yakından etkileyecekti.

Konferans Öncesi:

     İngiltere, daha önce Londra Konferansında da yaptığı gibi Türk tarafı adına bir temsiliyet sorunu yaratmak niyetindeydi. Yani konferansa hem Ankara hem İstanbul Hükümetleri’ni çağırarak, konferansta Türk Milleti’ni kimin temsil edeceği konusunda ikilik çıkartmak bu yolla da Türk tarafını adeta “kilitlemek” istiyordu. İngiltere İstanbul Yüksek Komiseri Sir Horace Rumbold, ise Dışişleri Bakanı Curzon’a gönderdiği telgrafta, İstanbul Hükümeti’ni konferansa çağırmanın sorun çıkaracağı konusunda uyarıda bulunmuşsa da (Muhtemelen, Rumbold’un bu uyarısının nedeni konferansın tıkanması ve yeniden çatışma haline geçilmesinden endişe etmesi bu uyarıyı yapmasında etkili olmuştur), Curzon, bu uyarıyı görmezden gelmiş ve hem Ankara hem de İstanbul Hükümetlerinin 27.10.1922 tarihli resmi davetle konferansa çağrılmasını sağlamıştır. İstanbul Hükümeti bu davet üzerine Ankara Hükümeti ile iletişim kurmaya çalışmış, Sadrazam Tevfik Paşa tarafından 17.10.1922 tarihinde M.Kemal’e ulaştırılmak üzere gönderilen telgraflarda “kazanılan zaferin Ankara ve İstanbul Hükümetleri arasında milli birliği sağladığı“nı iddia etmiş ve iki hükümetin de katılacağı müzakerelerde iki hükümetin de aralarında ayrıca müzakareler yapması gerektiğini söylemişti.  İstanbul Hükümeti ve Saltanat, kısaca son kozunu oynamaya, “milli birlik” adı altında, Ankara Hükümeti ile “sulh yoluna gitmeye” çalışıyordu. Öte yandan Sultan Vahdettin, 25.10.1922 tarihinde İstanbul Fransız Yüksek Komiseri ile yaptığı görüşmede  konferansa Türkiye’yi temsilen sadece İstanbul Hükümeti’nin katılması konusunda Fransa’dan destek istemişti. Yani İstanbul Hükümeti ve Sultan Vahdettin ikili oynayarak, bir şekilde konferansa katılmaya çalışacaklardı. Ancak, oyun pahalıya mal olacaktı.

     Ankara Hükümeti ve T.B.M.M, İstanbul Hükümeti’nin de konferansa çağrılmasına sert tepki gösterdi. Üstüne üstlük 29.10.1922 tarihinde Sadrazam Tevfik Paşa, T.B.M.M’ye çektiği telgrafta iki hükümetinde konferansa katılması gerektiğini belirtince, artık sorunun bir egemenlik ve meşruiyet sorunu haline geldiği ortaya çıktı. T.B.M.M ve Ankara Hükümeti, 1921 Anayasası’nın 2.Maddesi’nde ifade edilen “İcra kudreti ve teşri salâhiyeti milletin yegâne ve hakikî mümessili olan Büyük Millet Meclisinde tecelli ve temerküz eder.” ifadesini resmiyete dökmenin gerekliliğini farketti. İki hükümetin konferansa katılmasına meclis kürsüsünde tepki göstermekle birlikte saltanatın kaldırılması konusunda ikircikli bir tutum takınan Rauf Bey (Orbay), Refet Paşa (Bele) ve Ali Fuat Paşa (Cebesoy)’a rağmen, Mustafa Kemal, tavrını açıkça ortaya koydu. Saltanatın devam etmesine imkan kalmadığını, Türk Milleti’ni temsil eden tek organın T.B.M.M ve onun hükümeti olan Ankara Hükümeti olduğunu vurgulayarak, Saltanat makamının kaldırılma nedeninin siyasi ve tarihsel açıdan nedenlerini de açıklayarak, 1 Kasım 1922 tarihinde Saltanatın kaldırılmasının mecliste kabul edilmesini sağladı. Bu olaydan sadece bir gün sonra ise (02.11.1922) Fransız bir gazeteciye iç ve dış meselelere ilişkin verdiği mülkatta şunları söyleyecekti:  “Yeni Türkiye’nin eski Türkiye ile hiçbir alakası yoktur. Osmanlı Hükümeti tarihe karışmıştır. Şimdi yeni bir Türkiye doğmuştur. Gerçi millet değişmemiştir. Aynı Türk unsuru bu milleti teşkil ediyor. Ancak tarz-ı idare değişmiştir. Ankara’da Hükümet-i Milliye teessüs etmeden evvel İstanbul’da bir sultan ve bunun hükümeti vardı”. Aslında Mustafa Kemal’in bu söylemi Yeni Türk Devleti’nin doğuşuna işaret etmekle birlikte Lozan Konferansı’nda Türk delegasyonunun da tezlerine ve tavrına da işaret etmekeydi. Zira, Türk heyetine ilişkin hazırlanan İngiliz Gizli Raporlarında da belirtildiği üzere, Türk heyeti, Osmanlı Devleti’nin tamamıyla devamı olduğu tezini reddedecek, yeni bir Türk devleti olarak bağımsız ve egemen devletler arası eşitlik ve hakkaniyet ilkelerine uygun bir antlaşma talep edecekti. 

Lozan’da savunulacak milli tezler:

       Türk tarafının konferanstaki heyetinin başkanlığı, Mudanya Ateşkes Antlaşmasındaki diplomatik başarısından dolayı İsmet Paşa’ya verildi. Aslında başkanlık için Rauf Bey (Orbay) de gündeme gelmişti ancak, Mustafa Kemal, Rauf Bey’i Mondoros Ateşkes Antlaşması’nı imzalayan heyette yer alması ve diplomatik anlamda başarılı olmayacağını düşünmesi sebebiyle tercih etmemiş, heyetin başına geçmesi için Dışişleri Bakanı olması gereken İsmet Paşa’yı zaten hasta olan mevcut Dışişleri Bakanı Yusuf Ziya Bey’in yerine getirmişti. Türk tarafı, tezlerini genel manada 14 maddede formülize etmişti. Bu formülize edilmiş metin, T.B.M.M tarafından konferansa katılacak heyete de verilmiş ve ilgili metinde Meclis’in ve Hükümetin heyete talimatları şu şekilde sıralanmıştır:

1-) Doğu Sınırı: Doğu’da Ermeni Yurdu’nun kurulması söz konusu değildir. Eğer bu müzakereler esnasında bahis konusu edilirse görüşmeler kesilecektir.

2-) Irak Sınırı: Musul, Kerkük ve Süleymaniye sancakları istenecektir. Konfernasta bundan farklı olarak ortaya çıkacak güçlükler için Vekiller Heyeti (Bakanlar Kurulu)’nden talimat alınacaktır. Petrol vesaire imtiyazlar, sorununda İngilizlere bazı ekonomik çıkarlar sağlanması görüşülebilir.

3-) Suriye Sınırı: Bu sınırın düzenlenmesine olanaklar elverdiğince çalışılacak ve bu sınır şöyle olacaktır: Resi İbn-i Hayn’dan başlayarak Harm, Müslimiye, Meskene ve sonra Fırat yolu Dirozor, çöl ve nihayet Musul Vilayeti güney sınırına ulaşır.

4-) Adalar: Duruma göre hareket edilecek ve kıyılarımıza pek yakın meskun olan ve olmayan adalar derhal ilhak edilecek, başarı elde edilemediği takdirde Ankara’dan bilgi alınacaktır.

5-) Batı/Trakya Sınırı: Doğu Trakya için 1913 sınırları geçerli olmasına çalışalacaktır.

6-) Batı Trakya: Misak-ı Milli gereğince bölgede Halk Oylaması (Plebisit) yapılacaktır.

7-) Boğazlar: Boğazlarda ve Gelibolu yarımadasında yabancı askeri kuvvetin kalması kabul edilmeyecektir. Eğer bu konudaki görüşmelerde sonuç alınamaz ve kesilmeyi gerektiren bir durum ortaya çıkarsa, kesilmeden önce Ankara’ya bilgi verilecektir.

8 -) Kapitülasyonlar: Kapitülasyonlar kesinlikle kabul edilemeyecektir. Gerekirse görüşmeler kesilecektir.

9-) Azınlıklar: Karşılıklı nüfus değişimi (Mübadele) yapılması esas tezdir.

10-) Düyun-u Umumiye: Türkiye’den ayrılan memleketlere dağıtımı, Yunanlılara devri, yani tamirata karşılık tutulması, olmadığı takdirde 20 yıl ertelenmesi gerekir. Düyun-u Umumiye idaresi ortadan kalkacaktır. Güçlükler çıktığı takdirde Ankara’ya danışılacaktır.

11-) Ordu ve donanmayı sınırlandıran herhangi bir hüküm antlaşma metninde bulunmayacaktır.

12-) Yabancı kurumlar, Türk kanunlarına tabi olacaktır.

13-) Türkiye’den ayrılan memleketler için Misak-ı Milli’nin özel maddesi yürürlüktedir.

14-) Yabancı cemaatler ve İslam Vakıflar Hukuku eski antlaşmalara göre düzenlenecektir.

Türk Heyeti ve İtilaf Devletleri’nin Mücadelesi:

    Lozan Antlaşması’nı eleştirenlerin en çok kullandıkları argümanlardan biri konferansa katılan Türk heyeti’nin (özellikle İsmet Paşa’nın) ve Ankara Hükümeti’nin İngilizlerle antlaşmayı hiçbir mücadele etmeden birlikte hazırladıkları ve Osmanlı Devleti’nin hayatına birlikte son verdikleri yönündedir. Oysa, İngiliz Dışişleri L.Curzon, konferansın daha başında, Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Sir Eyre Crowe’a gönderdiği yazıda, “Onun (İsmet Paşa’nın) bugünkü tavrı, Türk delegasyonunun konferansa yaklaşım ruhunun bir örneğidir ve her adımda sıkıntı çıkacağının belirtisidir” demişti. Yani İngiliz kurmaylarla, Türk heyetinin arası başlagınçtan beri oldukça gergin ve sıkıntılıydı. Öyle ki, İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiserliği yetkililerinden Sir Andrew Ryan’ın konferansa katılan Türk delegelerle ilgili hazırladığı notlarda, Başdelege İsmet Paşa hakkında şu ifadeler kullanılmıştır: “Aşırı eğilimli; görüşmelerde inatçı; Mustafa Kemal’in sadık yardımcısı”. Sadece İsmet Paşa hakkında değil, heyetin diğer üyelerinin değerlendirmelerinde kullanılan ifadeler de oldukça serttir. Burada İngilizlerin, Türk tarafını hala “yenik devletin ardılı” olarak kodlama psikolojisinin de etkisi olduğu ortadadır. Zira, Konferansa gözlemci olarak katılan A.B.D delegesi John Grew’in de anılarında ifade ettiği üzere, İngiliz Dışişleri Bakanı L.Curzon, Türk tarafının tezlerinden o kadar rahatsız olmuştu ki isyanını şu sözlerle ifade etmişti: “Dört korkunç saatten beri burada oturduk ve İsmet her sözümüze şu bayat ve adi kelimelerle cevap verdi: ‘Bağımsızlık ve Ulusal egemenlik.Curzon, tabiki de bu kelimelerin sadece İsmet Paşa’nın kelimeleri değil,  Ankara’nın ve Türk Milleti’nin kelimeleri olduğunun gayet farkındaydı. Türk tarafının dirayetli duruşu karşısında, diplomatik zafer planlarının ağır yara aldığı gerçeği, ortaya çıkmıştı.

          21 Kasım 1922 tarihinde başlayan konferansta görüşmeler daha bir kaç gün içinde tıkanma noktasına geldi. İtilaf Devletleri – özellikle de İngiltere- bir çok konuda Türk tezlerine şiddetle karşı çıkıyor, Sevr’in daha seyreltilmiş ve süslenmiş halini Türk heyetine kabul ettirmeye çalışıyordu. Öyle ki, Başdelege İsmet Paşa, 1 Aralık 1922’de “Le Matin” muhabirine verdiği demeçte “gelinen gün itibarıyla bir tek sorunun dahi çözüme kavuşmadığını, Türkiye’nin Musul kaynakları üzerinde payı olması gerektiğini, Musul’un Türkiye’ye ait olduğunu ancak, İngilizlerin bunu bir türlü kabullenmedikleri, Boğazlar sorununun ise Milletler Cemiyeti yoluyla çözümlenemeyeceğini, çünkü cemiyet konseyinde İngiltere’nin altı, Fransa’nın tek oyu bulunduğunu ayrıca Türkiye’nin cemiyete kabul edilip edilmeme konusunun da kesin olmadığını ifade etmiş, Aralık ayı ortalarından itibaren Ankara’yı görüşmelerin çıkmaza girdiği yönünde bilgilendirdiğini söylemiştir. Ocak 1923’e gelindiğinde “taviz verilemeyecek konular” olarak ifade edilen konuları bırakın neredeyse hemen hemen hiçbir konuda anlaşmaya varılamamış , 31 Ocak 1923’te İtilaf Devletlerinin sunduğu Sevr Antlaşması’nın revize edilmiş halini andıran anlaşma tasarısı Türkiye tarafından, Türkiye’nin hazırladığı anlaşma tasarısı da İtilaf Devletleri tarafından reddedilince konferans, 4 Şubat 1923’te kesintiye uğramıştır. Bu kesinti aynı zamanda bir savaş ihtimalinin de ortaya çıkması, Mudanya Mütarekesinin bozulması anlamını taşımaktaydı. Türkiye, 7 Şubat 1923’te İzmir Körfezi’ni kapatmış, yabancı devletler bu hareketi bir nota ile protesto ederek, körfeze savaş gemisi göndermişlerdi. Ancak, iki tarafta savaşın kısa ve uzun vadede herhangi bir getirisi olmayacağının farkındaydı. Bu sebeple, gerginlikle geçen yaklaşık iki buçuk ayın sonunda 23 Nisan 1923 tarihinde görüşmeler yeniden başladı. Konferansta bahis konusu edilen konuların çoğunda anlaşmaya varıldı. Antlaşma 24 Temmuz 1923 tarihinde imza edildi.

Antlaşma Hükümleri:

Antlaşmaya göre; Türkiye’nin ,Suriye, Sovyet ve Yunan sınırları resmi olarak belirlendi . Türk tarafı, belirli ölçüde başarı sağladı. Irak Sınırı ise Musul’un hangi devlete bırakılacağına dair uyuşmazlık sebebiyle belirlenemedi. İngiltere ve Türkiye’nin 9 aylık süre içerisinde anlaşmaya varması, aksi takdirde konunun Milletler Cemiyeti’ne götürülmesi kararı alındı. İki taraf, antlaşmada belirtilen sürede antlaşmaya varamadı ve Türkiye, Musul’a askeri harekat hazırlıkları yaparken, patlak veren Şeyh Sait İsyanı (Lozan’ı eleştiren cenahın ağıtlar yaktığı İngiliz destekli Şeyh Sait’in Doğu’da başlattığı isyan) sebebiyle akamete uğradı. Nihayetinde 1926’da imzalanan Ankara Antlaşması ile ve Milletler Cemiyeti kararı ile Musul, İngiltere’ye bırakıldı.  Ege Adalarının paylaşımı konusunda ise Anadolu yarımadasına Gökçeada, Bozcaada ve Limni ile 3 milden az uzaklıkta olan bütün ada ve kayalıklar Türkiye’ye verilirken, On İki Adalar ve Meis Adası İtalyanlara, geri kalan Ege adaları ise Yunanlılara bırakıldı.  Türkiye’nin vazgeçilmez talep ve tezlerinden biri olan Kapitülasyonların kaldırılması gerçekleşti. Her türlü kapitülasyon, antlaşma çerçevesinde yürürlükten kaldırıldı. Borçlar Konusunda ise yıllardır Türkiye’nin elini kolunu bağlayan Düyun-u Umumiye kaldırıldı ve borçlar, Osmanlı’dan devletler arasında pay edildi. Türkiye bu borçların son taksidini 1952 yılında ödedi. Savaş tazminatı konusunda, Yunanlıların ve İngiltere’nin direnişine karşın Karaağaç, savaş tazminatı olarak Türkiye’ye bırakıldı. Boğazlar konusunda 1936’da Möntro Boğazlar Sözleşmesi imzalanana kadar korunacak statü belirlenmiş oldu. Türk tarafının en kararlı olduğu konulardan biri olan Doğu’da Ermeni devleti kurulması fikri ortadan kaldırıldı. Türkiye’nin Nüfus mübadelesi tezi belirli değişikliklerle kabul edildi. Patrikhane, siyasi yetkileri (ekümenlik) kaldırılması şartıyla İstanbul’da kaldı. Yabancı Okulların öğretimi, Türk hükümetine bırakıldı. Hatay Sorunu ise 1939’a kadar devam etti. Lozan’da 1921 Ankara Antlaşması’nın hükümleri aynen kabul edildiği için Hatay Fransa elinde kalmıştı. Atatürk’ün çabaları ve Türkiye’nin stratejik siyasi başarısı sayesinde 1939’da  Hatay anavatana katıldı.  Ayrıca Azınlık Sorunu ve Vatandaşlık konularında Türkiye, egemenliğini koruyacak olumlu neticeler elde etti. Yani, İnönü’de Sakarya’da, Dumlupınar’da düşmanı bozguna uğratan Türkler, Lozan’da düşmana yeni bir yenilgi tattırdılar. Sir Andrew Ryan’ın şu sözleri, bu yenilgiye işaret etmektedir: “Lozan’da onursuz bir barış imzaladık. Bu, İngiltere’nin şimdiye dek imzalamış olduğu antlaşmaların en uğursuzu, en umutsuzu ve en kötüsüdür”.

   Tarihçiler ve Siyaset Bilimciler, Lozan Barış Antlaşmasını Türkiye Cumhuriyeti’nin tapu senedi olarak nitelendirirler. Bunun en temel sebebi, hem antlaşma öncesi süreçte, Saltanatın Kaldırılması, hem de antlaşmanın içeriğinin Yeni Türk Devleti’ne işaret etmesi ile ilgilidir. Lozan’ın Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tapu senedi olmasının sebebi, Siyaset Bilimi tarafından devlet varlığının üç ana unsuru olarak kabul edilen, Toprak, İnsan Topluluğu (Popülasyon) ve iktidar (egemen yönetim erki) kavramlarını ciddi anlamda ilgilendiren hükümler içermesidir. Antlaşma ile belirlenen sınırlar, devletin toprağının sınırlarını belirlemiş (Irak Sınırı hariç), Mübadele kararı, ülkedeki insan topluluğu (popülasyon)’nu etkilemiş ve Kapitülasyonların iptal edilmesi, Ermeni Yurdu gibi ülkeyi bölücü planların ortadan kaldırılması gibi bir çok hükümle de devletin kendi toprakları üzerinde egemenlik sahibi olmasının önünü açmıştır. Türk Ordusu’nun bugün bölgede caydırıcı bir güç olmasını sağlayan unsur, yine bu antlaşmadaki askeri varlığa dair hükümlerin, Türk Askeri varlığını kısıtlayıcı nitelikte olmaması, Mondoros’un ve Sevr’in aksine, Türk Ordusu’nu zincire vurmaya çalışacak herhangi bir maddenin bulunmamasıdır. Türkiye’ye denizler üzerindeki egemenlik hakkını veren antlaşmaların en önemlilerinden  biri de hiç şüphesiz ki Lozan’dır. Her ne kadar Kabotaj Yasası 1926’da kabul edilmişse de Türkiye’ye kabotaj hakkını veren temel metin Lozan Antlaşmasıdır. İşte bu tarihi gerçekler ışığında, şu net bir açıklıkla ortadadır ki;  Bugün, Doğu Akdeniz’de “Mavi Vatan” tezi savunulacak ise, bu tezin Lozan’ı ihanet belgesi olarak nitelendirerek savunulması ve egemenlik haklarımıza dair iddiamızın korunması mümkün değildir. Yine Cumhuriyetin kurucu değerlerine, felsefesine ve varlığına Lozan üzerinden saldırmak, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin varlığına zarar verir. Bu anlamda Lozan Barış Antlaşması’nı tartışmaya açmak, Türk Milleti’nin geçmişte yırtıp atmış olduğu Sevr Antlaşması’nın hükümlerinin yürürlüğe sokulmasına zemin hazırlamakla eşdeğerdir.

     Lozan Antlaşması, Yeni Türk Devleti’nin her alanda tam bağımsızlık kazanmasını sağlayan, onu diğer devletlerle eşit statüye kavuşturan antlaşmadır. Bu bağlamda Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kurucu niteliğe sahip bir metindir ve Atatürk’ün de ifade ettiği gibi , Türk Milletinin aleyhine asırlardan beri hazırlanmış, ve Sevr Antlaşmasıyla tamamlandığı zannedilmiş büyük bir suikastin yıkılışını ifade eden bir vesika olarak tarihe geçmiştir.                                               

                                                                                           24.07.2020                                     

                                                                             Ali ERGENDEDEOĞLU

Kaynakça:

1-) Lozan Antlaşması Tam Metni

2-) Lozan’ın Deşifresi – İlteriş Kemal – Kripto Yayınları – 1.Baskı – Ankara: 2018

3-) Panzehir – Sinan Meydan – İnkılap Yayınları – 6.Baskı – İstanbul: 2017

4-) Cumhurbaşkanları ve Dış Politika – Haydar Çakmak (Ed.) – Kripto Yayınları – 1. Baskı – Ankara: 2016

5-) Gizli Belgelerle Lozan Konferansı’nın perde arkası – Salahi R.Sonyel – Türk Tarih Kurumu – 2.Baskı – Ankara:2014

6-) Türk Siyasi Tarihi – Prof.Dr.Fahir Armaoğlu – Kronik Yayınları – 2.Baskı – İstanbul: 2018

7-) Lozan Sevr Karar Ver! – Turgut Özbay – Tanı Yayıncılık – 1.Baskı – Ankara: 2005

8 -) “İngiliz İstihbarat belgelerinde Mustafa Kemal” – BBC News Türkçe – (Belgesel)

9-) Nutuk

10-) 1921 Anayasası Tam Metni

11-) “Türk Heyeti’nin Lozan’a gidişi ve Lozan Konferansı öncesinde Avrupa’daki faaliyetleri (05 Kasım 1922- 20 Kasım 1922)” – Doç.Dr.Hakan Uzun – Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi  – S.53 – (Lozan Antlaşması özel sayısı)- 2013 – s.329-350 (Makale)

12-) “Türkiye’nin tapusu Lozan” – Sinan Meydan – Sözcü – 24.07.2017

13-) “The Lausanne Conference: The Evoulation of Turkish and British Diplomatic Strategies 1922-1923” – Sevtap Demirci – The London School of Economics and Political Science – 1997 (Tez)

14-) Atatürk ve İnönü – İlk A.B.D Büyükelçisinin Türkiye Hatıraları – John Grew

15-) Politika Bilimine Giriş – Münci Kapani – BB101- 57.Baskı – Ankara: 2018

16-)  Lozan Telgrafları I-II (1922-1923) – Bilal N.Şimşir – Türk Tarih Kurumu – 1.Baskı – Ankara: 1990

Ali Ergendedeoğlu

Yorum ekle

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Takip Et

Bizimle iletişim kurun. İnsanlarla tanışmayı ve yeni arkadaşlar edinmeyi çok seviyoruz.