Üçüncü Yol

TÜRK DİLİNİN KİLİDİNİ AÇAN ANAHTAR: HARF DEVRİMİ

Harfler ve Alfabenin Tanımı:

   Harf, dildeki bir sesi gösteren ve alfabeyi oluşturan işaretlerden biridir. İnsanoğlu’nun yazılı kültür sürecine geçişi, dildeki sesleri ifade edecek işaretlerin yani harflerin bir araya gelmesi ile ortaya çıkan yazı dilleriyle (alfabeler) mümkün olmuştur. Her ne kadar hiyerogrifler gibi resimli yazı türleri, ilkel toplumlarda sıkça rastlanılan yazı tipleri olsalar da; bugün anladığımız şekilde harflerin ve alfabelerin ortaya çıkması da uzun bir geçmişe dayanmaktadır.

Türklerin Geçmişte Kullandığı Alfabeler:

   Yapılan araştırmalarda Eski Türklere ait yazılı metinlerin başlangıcı konusunda kesin bir görüş birliği olmamakla beraber edebi metin anlamında kabul edilebilecek en eski eser 8.Yüzyılda yazıldığı tahmin edilen Orhun Kitabeleri’dir. “Runik yazı tipi”ne sahip olan Köktürk (Orhun) Alfabesi ile yazılmış olan bu kitabelerin en eski edebi eser olarak kabul edilmesinden dolayı, Köktürk (Orhun) Alfabesi de Türklerin kullandığı en eski alfabe olarak kabul görmüştür. 34’ü ünlü 4’ü ünsüz toplamda 38 harften oluşan bu alfabe Köktürkler, Uygurlar ve Kırgızlar tarafından da kullanılmış olup, sözlü Kültür’den yazılı kültüre geçiş sürecinde önemli bir köprü vazifesi görmüştür. Bununla birlikte Eski Türklerde özellikle de Uygurlara kadar ciddi ve yoğun anlamda yazılı eserlerin verilmemesinin sebebinin Bozkır ikliminin dayattığı göçebe hayat tarzı olduğu bilinmektedir.

    Türklerin kullandığı bilinen en eski ikinci alfabe ise Uygur Alfabesi (eski Uygur Alfabesi)dir. 14’ü sessiz 4’ü sesli toplamda 18 harften oluşan alfabe, Türklerin yazılı kültürü için önemli bir yerde bulunmaktadır. Bunun sebebi ise Köktürk Alfabesinin aksine Uygur Alfabesiyle edebiyat, sanat, din ve hukuk gibi konularda ciddi sayıda eser verilmesidir. Öyle ki bazı filologlar Uygur Alfabesi ve dilini “ilk Türk Kültür Dili” olarak nitelemişlerdir. Uygurların yazılı kültür konusunda önemli gelişmelere imza atmasında yerleşik hayata geçişin de önemi olduğu yadsınamaz bir gerçektir.

   Bununla birlikte Türklerin, Arapça yazıyı benimsemeden önce, Manihai ve Brahimi dinlerinde kullanılan yazıları hatta Tibet yazısı ile Estranghelo’yu kullanmaya çalıştıkları da bilinmektedir.

   Türk tarihini bir çok anlamda etkileyen ve yazı konusunda da büyük etkileri olan olaylardan biri hiç şüphesiz ki Türklerin Anadolu’ya geliş sürecidir. Özellikle Türklerin İslamiyeti kabul etmesinin ardından Arap ve Fars toplumlarıyla olan etkileşimin ciddi oranda artması ve en nihayetinde Arap ve Fars kültürü’ne dair belirli değerlerin ciddi anlamda benimsenmesi süreci yaşanmıştır. Elbette ki toplumlar arasında çeşitli dönemlerde yaşanılan kültürel etkileşimler yaşanması doğaldır ve belki de insanlığın gelişmesi için gereklidir. Ancak özellikle Arap ve Fars kültürlerinin Türk kültürüne karşı baskın hale gelme ve Türk kültürünün belirli geleneklerini tasfiye süreci de bu etkileşimin sağlıksız boyutlarda yaşanması neticesinde gerçekleşmiştir. Bu sağlıksız etkileşimde özellikle Arap kültürünün İslamiyet ile özdeş görülmesinin ciddi oranda etkisi vardır.

Alfabeye Eleştiriler ve Değişim Girişimleri:

   Türklerin özellikle 11.Yüzyıldan itibaren kullanmaya başladığı Arap Alfabesi’ne ilişkin eleştirilerin ortaya çıkması Osmanlı’nın yıkılış dönemlerine rastlar. Bilim ve teknik alanında Avrupa’nın oldukça gerisinde kalan ülkede özellikle 1850’lerden itibaren yavaş yavaş, kullanılan alfabeye ilişkin eleştiriler başlamış, alfabede reform yapılmasına ilişkin öneriler o dönem bir nevi “bilim kurulu” vazifesi gören Encümen-i Daniş’e dahi getirilmiş,  hatta Pan-İslamist görüşün en güçlü olduğu dönemlerden biri olan II.Abdülhamid döneminde dahi, bizzat padişah tarafından Latin alfabesinin kabul edilmesi konusunda bir eğilim gösterilmekle birlikte dönemin ulemasından sert tepki görme ihtimalinin yüksek olması ve II.Abdülhamid’in benimsemiş olduğu Pan-İslamist siyasetine zarar vereceği endişesiyle bu değişikliğe cesaret edilememiştir.

  Aslında, Osmanlı döneminde bu değişikliğe gidilmemesindeki en önemli sebeplerden biri Arapça’ya atfedilen “kutsal dil” anlayışının toplumda ve ulemada yaygın olması idi. Halk, Arapça konuşmuyordu ve sarayda Arapça’nın da etkisinin olduğu bir jargon olan Osmanlıca konuşulmakta idi. Buna karşın Arap Alfabesi’nin kutsal bir dilin alfabesi olduğu inancının yaygınlığı, bu tip “radikal bir değişim”in yapılmasını ve bu radikal değişimi “halifelik” ünvanını kullanan bir padişahın yapmasını bir nevi olanaksız kılmıştı.

  Her ne kadar İttihat ve Terakki’nin iktidar döneminde  Enver Paşa tarafından Arap Alfabesinde yapılan bazı değişikliklerle hazırlanan yeni bir yazı sistemi oluşturulmuş, “Huruf-u Munfasıla” olarak anılan (bazı kaynaklarda Enveriye Yazısı ya da Alman Yazısı olarak da geçmektedir) sistem bir süre Harbiye’de kullanılmışsa da bu girişimde başarıya ulaşamamıştır. Bu girişimin zamansızlığı ve eksikliğine dair Mustafa Kemal, Ruşen Eşref (Ünaydın)’le 1918 yılında yaptığı görüşmede şu tespitlerde bulunmuştur:

 “Bu iş, iyi niyetle yapılmış olmasına rağmen, yarım yamalak ve zamansız yapılmıştır… Savaş zamanı, harflerle uğraşılacak zaman mıdır? Ne için? Haberleşmeyi kolaylaştırmak için mi? Bu sistem haberleşmeyi eski sisteme göre daha yavaş ve daha güç kılmıştır. Hızın önem kazandığı bir zamanda, işleri yavaşlatan ve insanların kafasını karıştıran bu atılımın avantajı nedir? Fakat madem bir işe başladınız, bari bunu doğru dürüst yapacak cesareti gösteriniz.

Harf Devrimi’nin Felsefesi ve İdeolojik Temelleri

    Fransız Devrimi ile ortaya çıkan Milliyetçilik (Ulusçuluk) akımını incelerken devrimin yarattığı Milli kültürü incelemek gerekir. Devrim sadece bir yönetim değişimi (ihtilal) değil, aynı zamanda siyasal, sosyo-kültürel ve ekonomik anlamda köklü değişim anlamına gelir. Fransız Devriminin yarattığı kültür ile geçmişte kralın idaresinde yaşamlarını devam ettiren farklı etnik kökenlerden olan Fransa halkını, Fransız Milleti kimliğinde buluşturulmuş, “Eşitlik, Özgürlük ve Kardeşlik” sloganı tüm Fransızların sloganı olmuştu. İşte bu sebeple Milliyetçilik akımına temellenmiş bir çok devrim, millet yaratıcı (nation-building) bir tavır ile milletin ve o milletin kurumlarının harcı ve temeli olacak milli kültürü yaratmayı da önemli görmektedirler. Fransız Devrimi’nden anlayış ve felsefesi temeller anlamında ciddi şekilde etkilenen Kemalist Devrim, tıpkı Fransız Devrimi’nde olduğu  millet olma bilinci kazanmamış ve yıllarca “reaya” olarak yönetilmiş bir toplumu modern esaslara dayanan bir millet haline getirmeyi temel hedeflerden biri olarak kabul etmişti. Bu hedeflerin gerçekleşmesinin koşulu ise millet olmanın koşullarından biri olan Kültür birliği’ni sağlayacak bir milli kültür yaratmakla mümkündü.

     Dil, kültürün taşıyıcı işlevini üstlenen, onu şekilendiren ona kimlik kazandıran en önemli unsurlardan biridir. Bu sebepledir ki Atatürk, Dil Devrimine oldukça büyük önem vermiş ve bu devrimin ayaklarından biri olan Harf Devrimi üzerine yoğun şekilde çalışarak, radikal ama devrimci bir adımla, yüzyıllardır süre gelen yazı sistemini değiştirmeyi gerekli görmüştür. Aslında Atatürk’ün bu gerekliliğe ilişkin görüşleri daha gençlik dönemlerinde şekillenmeye başlamıştı. Bunda Atatürk’ün yetiştiği çevre ve o dönem güçlenen Türkçülük akımının getirdiği getirdiği millileşme eğilimlerin etkisi büyüktür. Hatta henüz II.Meşrutiyet öncesinde Selanik’te Bulgar Türkolog Ivan Manolov ile yaptığı görüşmede “Batı uygarlığına girmemize engel olacak yazıyı atarak kılık kıyafetimize kadar her şeyimizle Batılılara uymalıyız ve emin olunuz ki bunların hepsi bir gün olacaktır” diyerek ileride bizzat kendisinin yapacağı devrimin adeta işaretini vermiştir.

   Bununla birlikte Atatürk, atılacak bu radikal adım için acele etmenin devrimi akamete uğratabileceğini, herşeyi başlamadan bitirebileceğini görmüştü. Öyle ki, Erzurum Kongresi öncesinde yaveri Mazhar Müfit’e (Kansu) yazdırdığı ve bir nevi “programatik metin” vazifesi gören notlarında Latin alfabesinin kabul edileceğini ifade etmiş ancak bu notların kimseye gösterilmemesini söylemişti. Yine Kurtuluş Savaşının son dönemlerinde İzmir’in kurtuluşundan yalnızca bir kaç gün sonra 12 Eylül 1922’de İstanbul’dan İzmir’e  gelen gazeteci heyeti içersisinde yer alan Hüseyin Cahit (Yalçın)’in “Niçin Latin yazısını almıyoruz?” sorusuna  da “daha zamanı değil” diyerek cevap vermiş, devrimleri yapmanın altyapısını oluşturmak için önce barışa sonra ise devrimi uygulayacak devleti kurmaya ihtiyaç olduğundan şartların olgunlaşmasını beklemek zorunda kalmıştır. Nitekim Atatürk, bu cevabının nedenini yıllar sonra Falih Rıfkı Atay’a şu sözlerle ifade etmiştir: Hüseyin Cahit bana zamansız bir iş yaptırmak istiyordu. Yazı İnkılabının zamanı daha gelmemişti”. 

   Harf Devrimi’nin gerçekleşmesine dair istek ve talepler aslında bu süreçten sonra da dönem dönem dile getirilmiştir. Örneğin; İzmir İktisat Kongresi’nde Nazmi Bey tarafından Latin alfabesinin kullanılmasına ilişkin kongreye bir teklif sunulmuş ancak reddedilmiş, yine 1924 yılında dönemin İzmir Milletvekili Şükrü Saraçoğlu tarafından teklif meclis gündemine getirilmiş ancak sert tepkiyle karşılanmıştı. Atatürk ise alfabe üzerindeki genel kanıyı yıkmadan, köklü bir değişim yapılamayacağının, reformcu bir anlayışla ile yavaş bir mahiyette evrimleşerek yeni alfabeye geçiş yapılamayacağının farkındaydı. Yeni alfabenin benimsenmesi için öncelikli olarak gerekli çalışmalar yapılmalı, halka benimsetecek bir metod oluşturulmalı ve şartlar olgunlaştığında devrim hızla ve kararlılıkla uygulanmalı idi. Atatürk bu tarz bir eylem planını ve devrimci tutuma dair düşüncelerini henüz seneler önce Karslbald’da 6 Temmuz 1918 tarihinde kaleme aldığı notlarında şu sözlerle ifade etmişti:

“Benim elime büyük bir salahiyet ve kudret geçerse ben içtimai hayatımızda istenilen inkılabı bir anda tahakkuk ettireceğimi zannederim… Halkı yeni fikirlerle eğitmek ve öğrenim durumunu yükseltmek gerekir. Aydınlar halkı kendi seviyelerine çıkarmalıdırlar. Bunun anlamı toplumun öğrenimini yeni ve kolay usullerle sağlamaktır”.

    Ancak, Atatürk, devrimin uygulanma sürecinde aydınlardan gerekli desteği bulmakta zorlanacak hatta en yakın çevresi tarafından dahi bu konudaki “inatçı” tutumu sebebiyle eleştirilere maruz bırakılacaktı. Bütun bu olumsuz havaya karşın Atatürk’ün Türk Dili’nin devrimlerle hakettiği yere kavuşabileceği inancı, devrimi gerçekleştirme kararlılığını beslemekteydi. Bu inanca Türk Dili’nin yapısı ve onun yapısından kaynaklı şekilde  çağdaşlaşma hareketine yapabileceği muhtemel olumlu diğer etkiler de  dayanak oluşturmaktaydı. Bu “muhtemel etkilere” örnek vermek gerekirse, Türk dilinin dilbilgisel yapısının özellikleri örnek verilebilir. Zira, Türk dili dilbilgisel cinsiyet (Grammatical Gender) anlayışına olmayan bir dildir. Yani Türkçe, dilbilgilisi itibarıyla eril (Mascule), dişil (Feminie) ve cansız/nötr (İnanimate) ayrımı yapmaz. Bu sebeple Türkçe’nin Atatürk’ün ve onun düşüncesi olan Kemalizm’in Halkçılık ilkesinin öngördüğü cinsiyet eşitliği fikrine uygun düştüğünü söylemek yanlış olmayacaktır. 

     Harf Devrimi’nin felsefesini ve amaçlarını temellendiren en önemli sebeplerden birisi,  Türk Dili ile Arap alfabesi arasındaki uyumsuzluktan (mutakabiliyet eksikliği) kaynaklı idi. Türkçe konuşma dilindeki belirli sesler, Arap alfabesinin mekaniğine uyum sağlamıyor, yani karşılık bulamıyordu. Bu sebepledir ki, Geoffrey Lewis, “Türk Dil Reformu: Trajik Başarı” adlı kitabında yer yer Harf Devrimine belirli eleştiriler getirmekle beraber, “Arap harfleriyle yazılmış Türkçe bir metnin linguistik (dilbilimsel) bir değeri olmadığını” ifade ederek, Harf Devriminin temel argümanını destekler bir tespitte bulunmuştu. Konuşulan dil ile yazı dili arasındaki bu tip bir tutarsızlığın söz konusu dili ne bir sanat ne de bir bilim dili yapamayacağı açıktı. Yine bu ve benzeri gerçeklerin yanında milletin varolabilmesi için milli kültürün, milli kültürün varolabilmesi için ise milli dilin (gramer ve fonetik esaslar bakımından) gerekli olduğu realitesi bütün ağırlığıyla ortada iken, gelenekçi ve durağan anlayışlara bağlı kalmanın Türkiye’yi geri kalmaya mahkum edeceği açıktı. Oysa; Celal Nuri (İleri)’nin de 1912 yılında kaleme aldığı “Tarih-i İstikbal” adlı kitabında da belirttiği gibi: Türklüğün ilerlemesi esastı, gerilemesi değil…

Devrim Süreci:

   Harf Devrimi konusuna ilk karşı çıkanlardan biri dönemin Başvekil (Başbakan)’i İsmet Paşa idi. Paşa, anılarında da ifade ettiği üzere geçmişte Enver Paşa’nın denediği ve başarısız olduğu “Enveriye Yazısı” tecrübesinden dolayı bu tip bir girişimin başarısızlıkla sonuçlanacağına inanıyordu.  Aslında burada bakıldığında İsmet Paşa’nın devrime ilkesel bir sebepten ziyade başarısız olma tehlikesini yüksek gördüğünden Enver Paşa ile benzer bir akıbete uğramasından endişe ettiği görülmektedir.

   Ancak, özellikle İstanbul Entellektüellerinin Harf Devrimi konusunda görüşlerinin ciddi oranda olumsuz olduğu su götürmez bir gerçeklikti. Yahya Kemal (Beyatlı), Halid Ziya (Uşaklıgil) gibi bir çok yazar, bu köklü ve radikal değişimin eski kültürü silip süpüreceğine inanıyordu. Oysa, Anadolu insanı, eski kültürden, eski yazı ile yazılan kitaplardan bile bihaberdi. Çünkü, çoğunun okuma yazması yoktu. Hem Osmanlı İmparatorluğu’nun Anadolu’da eğitim kurumları kurma konusunda yetersiz kalması (dönem dönem atılımlar olmakla beraber), hem de Arap alfabesinin öğrenilmesinin  zor olması ve yine basılı kitap sayısının Avrupa ile karşılaştırıldığında oldukça düşük seviyelerde olması Anadolu insanını cehalete itmişti. 1927 Nüfus Sayımı’na göre 13 Milyon 648 Bin 270 kişinin yaşadığı Türkiye’de okuma-yazma bilenlerin oranı sadece %10.6 idi. Yani yaklaşık 8 yüzyıl boyunca kullanılan bir alfabe ile yazmayı ve okumayı öğrenenlerin sayısı ülkenin sadece %10’undan ibaretti. Bu düşük oran ise Türkiye’yi çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine taşıyamazdı.

   Bakanlar Kurulu’nun 25 Mayıs 1928 tarihli kararı üzerine, Milli Eğitim Bakanlığı’na yazılan 27 Mayıs 1928 tarihli yazıda, Latin harflerinin kabul ve uygulamasını yapacak bir heyetin kurulması istenmiş, bu talimat üzerine kurulan Dil Encümeni, ilk toplantısını 28 Haziran 1928’de Ankara’da yapmıştır. Toplantı neticesinde Yazı ve Dil Bilgisi (Gramer) konularında çalışmak üzere iki kanada ayrılan encümen, Ağustos 1928’den itibaren Mustafa Kemal’in başkanlığında İstanbul’da çalışmalarına devam etti. Latin alfabesi incelenmesine dayalı olarak Fransızca, Almanca, İngilizce, İtalyanca, Macarca vb. 20 kadar değişik dil ve alfabe üzerinde çalışıldı ve 12 Temmuz 1928’de çalışmalarını tamamlayan Encümen, İbrahim Grandi’nin kaleminden çıkan “Elifba (Alfabe) Raporu” nu ve Ahmet Cevat’in kaleminden çıkan “Sarf (Gramer) Raporu”nu sundu. Artık Harf Devrimi’nin içeriği ve eğitim-öğretim için belirlenek yol haritası hazırdı.

    Mustafa Kemal, 08-09 Ağustos 1928 tarihinde Halk Fırkası’nın İstanbul Sarayburnu’ndaki toplantısında yeni Türk harflerini tanıttığı gece yaptığı konuşmada; “Arkadaşlar, güzel dilimizi ifade etmek için yeni Türk harflerini kabul ediyoruz. Bizim güzel ve ahenktar zengin lisanımız, yeni Türk harfleriyle kendini gösterecektir. Asırlardan beri kafalarımızı, demir çerçeve içinde bulunduran, anlaşılmayan ve anlamadığımız işaretlerden kendimi kurtarmak ve bu lüzumu anlamak mecburiyetindeyiz…” ifadelerini kullanmış ve Harf Devrimi’nin temel motivasyonunu ortaya koymuştur. Nitekim, 25 Ağustos 1928 tarihinde ise 80 kadar Milletvekili “yeni Türk alfabesinin öğrenilmiş olarak gelinmesi” istenerek, devrimin uygulamasının öncelikli olarak milletin vekilleri ile yapılması amaçlanmıştır. Bu süreçten sonra ise başlayacak olan artık milli bir seferberliktir.

    Atatürk, bu milli seferberlik çerçevesinde “Başöğretmenlik” görevini üstlenerek, yeni alfabeyi halka tanıtmak üzere yurt gezisine çıktı. Tekirdağ, Bursa, Mudanya, Eceabat, Gelibolu, Sinop, Samsun, Amasya, Turhal, Tokat, Sivas, Şarkışla ve Kayseri’de devrimi halka bizzat anlattı. Yine 24 Kasım 1928 tarihinde Yeni Türk harflerinin halka öğretilmesi için yurt genelinde Millet Mektepleri kurulmasına dair bir kararname yayınlandı. Bu kararname çerçevesinde 01 Ocak 1929 tarihinde başlayan eğitim faaliyetlerinde 15 ile 45 yaş aralığındaki bütün yurttaşların devam zorunluluğu olan 2 ve 4 aylık kurslarda yaklaşık 2.5. Milyon kişi halk okuma-yazma eğitimi aldı. 1929-1933 yılları arasında yurt genelinde 54.050 tane Millet Mektebi Dersliği açıldı. Bu faaliyetler neticesinde 1935 yılı itibarıyla halkın %19’u yeni yazı ile okuma-yazmayı bilmekteydi. Bu oran yıllarca ulaşılamayan oranın sadece 6 yıllık bir okuma-yazma seferbirliği ile üzerine çıkabileceğini ve devrimin başarısını gösteriyordu. Bugün, devrimin başlangıcından  91 yıl sonra bugün Türkiye’nin %96.7’si okuma-yazma bilmektedir. Bu çarpıcı sonuç ise “alfabenin gelişmeyle ne alakası var” sorusunu soranlara ve yine Harf Devriminin başarıya ulaşıp ulaşmadığı sorgulayanlara tek başına cevap vermektedir.

Sonuç:

     Kemalist Devrim, “devrim” kavramının tanımına uygun şekilde siyasi, iktisadi ve sosyo-kültürel anlamda köklü değişimleri öngörmüş ve gerçekleştirmiştir. Cumhuriyetin ilanının akabinde daha sonra Altı Ok olarak formülize edilecek Milli devrimci programı uygulayarak çağdaş ve yüksek Türk kültürünü yaratmayı ve bu sayede Türk Ulusu’nun uluslaşma sürecini sonuçlandırmayı amaçlamıştır.

     Her ne kadar yabancı kaynaklarda “Harf Devrimi” yerine “Harf Reformu” kavramı daha yoğun kullanılmış olsa da yapılan değişimin kökten mahiyette olması sebebiyle bir reformun çok ötesindedir. Bununla birlikte Harf Devrimi’nin Dil Devrimi’nin altında incelenmesinin esas sebebi ise Harf Devrimi’nin Dil Devrimi’ndeki görevine ve fonksiyonuna işaret etmek içindir. Kimi zanların aksine Harf Devrimi, “elitist ve şahsi ihtiraslardan kaynaklı bir dayatma” yahutta “batı taklitçiliği” değil, tam tersine Türk Milletinin ihtiyaçlarından doğan bir eksikliğin kapatılarak, Türk Diline uygun bir alfabenin benimsenmesi ve bu yolla da Dil Devrimi’nin kesin başarıya ulaşması için gerekli altyapının oluşturulmasıdır. Dil Devrimi sadece Harf Devrimi’nden ibaret değildir. Türkçe kelimelerin teşvik edilmesi, yabancı kelimelere Türkçe karşılıkların bulunması ve benzeri bir çok çalışma da Dil Devrimi’nin konularıdır. Ancak, “alfabenin gelişime katkısı” olmadığını düşünen zihniyetlerin söylemlerinin aksine Harf Devrimi olmadan Dil Devrimi’ni anlamak, Dil Devrimi’ni anlamadan Türk Kültürünü anlamak mümkün değildir ve yine Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür” sözüne de bakılacak olursa, Türk Kültürünü anlamadan Cumhuriyeti anlamak mümkün değildir.                

09.08.2020
Ali ERGENDEDEOĞLU

KAYNAKÇA:

1-) “Eski Türkçe’nin Yazı Dili” – Annemarie von Gabain – Çeviren: Sabit S.Paylı, Belleten – Ankara: 1959 – Sf. 311-329 – (Makale)

2-) “Uygur Yazı Dili” – Dr.Saadet Şakir Çağatay – Sf.78-88 – (Makale)

3-) Politics – Andrew Heywood – 4.Baskı – Palgrave Macmillan – 2013 – New York

4-) “The Turkish Language Reform: A Catastrophic Success” – Geoffrey Lewis – Oxford University Press – 1999

5-) “Atatürk ve Harf İnkılabı” – Doç.Dr. Cengiz Dönmez – Atatürk Araştırma Merkezi (Makale)

6-) “Türkiye’de Latin Harfleri Meselesi” (1908-1928)- Selami Kılıç – Makale

7-) İnönü Atatürk’ü anlatıyor – Abdi İpekçi – Dünya Yayınları – İstanbul: 2004 – 1.Baskı

8 -) “Başkomutan” – Sinan Meydan – Sözcü Gazetesi – 25.11.2019

9-) 100 Soruda Kemalizm – Anıl Çeçen – Kilit Yayınları – 8.Baskı – Ankara: 2008

10-) “Türkçede Cinsiyet Görünümleri ve Çağrışımsal Zihniyet” – Doç.Dr. Caner Kerimoğlu ve Gökçe Doğan – TÜBAR Dergisi – XXXVIII – 2015-Güz  (Makale)

Ali Ergendedeoğlu

Yorum ekle

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Takip Et

Bizimle iletişim kurun. İnsanlarla tanışmayı ve yeni arkadaşlar edinmeyi çok seviyoruz.