Üçüncü Yol

21 YILDIR YANKILANIYOR: SESİMİ DUYAN VAR MI?

2020’nin Ağustos 16’sını 17’sine bağlayan gecedeyiz.
1999’un Ağustos 16’sını 17’sine bağlayan gece bu kadar şanslı değildik.

Belki de tüm şansımızı -bilmeden- hayatta kalmak için harcayanlardandık.

Güzel bir yaz gecesinin esintisi ince bir çığlığa dönüşüyor her yıl ve bize koskoca 21 yılın nasıl olup da geçmişteki 45 saniyeye zincirlendiğini anlatıyor belki.

O gece, yaşayanların şiddetli bir uğultu, sarsıntı ve bitmeyen bir karanlık olarak tanımlayabildikleri bir kâbus… Ya da nesnel tarifle; Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın kırılmasıyla meydana gelen 7.4 büyüklüğündeki yer sarsıntısı.

Onlarca kişinin geri dönüşsüz bir biçimde hayatını değiştiren afet, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük ikinci depremi olarak kayıtlara geçti. Merkez üssü Kocaeli’nin Gölcük ilçesi olan deprem, Marmara Bölgesi’nin genelinde hissedildi. Yıkıcılığı son derece yüksek olan bu afet gece saat 03:01’de başladı ve 45 saniye sürdü.

En uzun günler, geceler, saatler, saniyeler; olumsuz bir tabloya doğru akıp giden, bazen anlayamadığımız, bazen anlasak dahi müdahale etmekte ya geç kaldığımız, ya edemediğimiz ya da tablonun bizzat kendisi olduğumuz belirsizlik zamanlarıdır.

İşte afetler tam da bu belirsizliğin, bilinmezliğin ortasında kaldığımız anlardır.

O tarihte de öyle oldu.
Bir gece yarısı sadece insanlar değil, o coğrafyadaki tüm canlılar için 45 saniyeliğine zaman durdu. İlk şokla ne olduğu dahi büyük bir çoğunluk tarafından anlaşılamadı. “Ne oluyor, ne zaman bitecek, ne yapacağız” soruları cevapsız kaldı.
Afeti bilen, daha evvel yaşamış olan ya da daha önce eğitim almış insanlar durumu kavrayabildi, önce kendi aileleri olmak üzere o an sağ olan kişileri güvenli olabilecek alanlara yönlendirmeye çalıştı.

Kocaeli, İstanbul, Sakarya, Yalova, Bolu, Bursa ve Eskişehir’deki sarsıntı, binaları bir kağıt gibi katladı, kimileri deniz sularının altında kaldı… Binalardan geriye sevdiklerimizi ve bizi yutan koca birer moloz yığını kaldı. İçinden mucize çıkması beklenilen, toz toprakla harmanlanmış çocuk odaları, boynunda koca bir beton blok taşıyan kadın, 7. Kattan zemin kata 45 saniyede düşen, düşerken el ele tutuşan insanlar… Aklımıza kazınan sahnelerdendi. Ne yazık ki bir filme ait değildi, acı gerçekti.
İçinde demir olmayan, deniz kumundan harcı karılmış binalar, içinde yetersiz, kalitesiz malzeme olan bloklar, içinde etüd edilmemiş projeler,içinde denetlenmemiş yapılar, içinde erdem, ahlak, vicdan olmayan paragöz, rantsever insan avcıları… Ve acı sonuç.

Sabaha karşı….
Enkazın altı.
Yukarıdan gelen bir ses… Belki bir ışık… Canlı canlı gömüldüğümüz beton bloklardan bizi kurtarmaya gelen insanlar; “Sesimi duyan var mı?”
Belki kokumuzu alıp bizi arayan hayvan dostumuz…

Enkazın üstü.
Aşağıdan gelen bir ses… Gece yatarken sabah işe gitmek üzere uyanabileceğimiz düşüncesiyle kurulan saatlerimiz, alarmlarımız…

Boşlukta sallanan zaman.

İzmit Körfezi’nin güneyinde bulunan Gölcük, Değirmendere ve Karamürsel gibi bazı yerlerde sahile yakın kısımlar depremle birlikte deniz sularının altında kalmıştı, tüm iletişim hatları kesilmiş, merkez üssüne çok yakın konumda olan Türkiye’nin en büyük petrol rafinerisi TÜPRAŞ tesislerinde patlama meydana gelmişti, sarsıntı sonrası açığa çıkan enerji hatları yangınlara sebep olmuştu. TÜPRAŞ’ta çıkan yangın günlerce sürmüştü.

Telefonlar çalışmıyordu. Dış dünya ile irtibat kesilmişti. Oysa afetlerde ilk 24 saat kaybı en aza indirmek için çok önemliydi. Ulaşım imkanı kısıtlanmıştı.
Bölgede olan bitenin tespiti ve profesyonel arama kurtarma çalışmaları başlayamamıştı. İlk arama-kurtarma çalışmaları halk tarafından gerçekleştirildi. Türkiye, kötü haberi önce radyodan duydu. Ertesi gün televizyon ekiplerinin olay yerine varmasıyla kimse gördüklerine inanamadı.
İnsanlar bir kez daha sevdiklerine ulaşmaya çalıştı. Hiç tanımadığı insanlara yandı tüm ülkenin yüreği.

Bölgeye ulaşmaya çalışanların oluşturduğu yoğunluk, yaralıları hastaneye götürmeye çalışanlarla karışmış, trafik kilitlenmişti.

Ambulanslar, yardım araçları bölgeye varamıyordu. Bir kez daha acil afet planlamasına ve uygulanmasına ihtiyaç duyuluyordu ama o an bulunamıyordu.

Çok övülen telefon şebekeleri çökmüştü. Depremden 21 yıl sonra bugün bile en ufak bir sarsıntıda çöken sistemlere bakınca alt yapı çalışmalarının ne denli kenara atıldığını görebiliyoruz. Oysa günümüzde birçok ülke afet çalışmalarında ileri teknoloji cihazlar kullanılarak hayat kurtarıcı hamleler sergileyebiliyor. O gün bizim için bu imkan yoktu, bugün ise hâlâ tartışmalı.

İlk Yardımlar
Devletin kurumları hazırlıksız yakalanmıştı.

Bölgeye ilk gönüllü ekipler müdahale edebilmişti. Adını belki ilk kez duyduğumuz ama sonraki yıllarda da sıkça duyacağımız AKUT, onlarca kişiyi enkaz altından çıkarabilmişti.

Türk Silahlı Kuvvetleri tüm imkanlarıyla bölgeye acil yardıma gitmişti. Kaldı ki merkez üssünde Deniz Kuvvetleri’nin yerleşkesi, limanda gemileri bulunuyordu. Bir felaketin daha büyük felaketlere sebep olmasını engellemek için acil müdahale edilmeliydi.
Gölcük yanıyordu.

Ordu, halka güven ve destek veriyordu, deprem sonrası ilk aşama beraber atlatılıyordu. Çadır kentler kurulurken askeri disiplin, acil planlama kabiliyeti o gün çok önemli bir durumu başarıyordu.

Türkiye’nin dört bir yanından sağlık çalışanları bölgeye gidiyordu.
Gönüllüler arama kurtarma ekiplerine katılıyordu. Zonguldak’taki maden işçisi küreğini kapıp gelmişti.

Örgütlü, örgütsüz binlerce kişi deprem bölgelerine yardıma koştu. 51 ayrı ülkeden 1700 gönüllü arama-kurtarma çalışmalarına katıldı. Bu çalışmalar sırasında ilginç bir takım olaylar da yaşandı. Sarıklı cübbeli bir takım kişiler halkı korkutmaya çalışıyor, yaşanan yıkımı dini yaşamdan kopmaya bağlıyorlar Allah’ın onları cezalandırdığını, eğer kendilerine katılırlarsa kurtulabileceklerini travmatik zihinlere işlemeye çalışıyorlardı. Depremzedeler daha da travmatik bir ortamda bulunmak durumunda kalıyordu. Yurtdışından gelen bazı gönüllülerin de depremzedelere, “kurumların kendilerine baskı yapıp yapmadığını” sorduğu da anlatılan anekdotlar arasında.

Afetlerde güvenliğin, devletin varlığını hissettirmesinin önemini de bir kez daha anlıyorduk.

Jeoloji Mühendisleri Odası, depremden 3 ay sonra yayımladığı raporda, fayın üzerinden geçen alanların ortalama 4 metre civarında sağa ve ileriye doğru kaydığını yazıyordu.

İşte depremin şiddeti, yıkıcılığı ve yapılaşmanın ona dayanabilme, uyum sağlayabilme kabiliyeti bu kadardı. Hazırlığımız, hazırsızlığımız olmuştu.

Resmi rakamlara göre, depremde 18 bin 373 kişi hayatını kaybetti, 48 bin 901 kişi de yaralandı. 5 bin 840 kişi de kayboldu.
Bir gece ne kadar uzun olabilirse o kadar uzun oldu.

Yaşam karşımıza çıkan tüm olayların bütünüdür. Birbirimize birçok şey verir, birçok şey alırız.
Uyum sağlamayı becerebildiğimiz ölçüde doğada hayatta kalırız.

Genellikle yıkıcılığından bahsedilip suçlanan bu doğa olayına sorumluluğu atarak kaçamayız.
Deprem yukarıda bahsettiğimiz bütün bu yıkım için yeterli değildir. Asıl, daha fazla kâr edebilmek için müteahhitlerin ortaya koydukları yanlış projeler, kalitesiz malzemelerle gerçekleştirilen inşaatlar, devletin ilgili birimleri tarafından denetlenmeyen yapılar, oluşturulmayan acil durum planları, acil durumlar için oluşturulan, bizi sesimizi duyurmaya ihtiyacımız olduğu anlarda çekip çıkarabilecek fonları, yarattıkları ayrıcalıklı kesimin “önceliklerine” akıtılmasını sağlayanlar ve dolayısıyla tüm yetkililerdir sorumlu olan.

17 Ağustos Depremi, gerek nüfus yoğunluğu gerekse de ekonomik faaliyet açısından Türkiye’nin en önemli bölgesini Marmara’yı etkiledi.
Onlarca kayıptan sonra, deprem fonları oluşturuldu, acil afet eylem planları yapıldı, yapılaşmanın planlı olmasına vurgu yapıldı, toplanma merkezleri yapıldı. Sonra o vergiler buharlaştı, acil afet planları yenilenmedi, yapılaşma tüm çarpıklığıyla devam etti, çeşitli afetlere (deprem, toprak kayması, sel, heyelan) sebep olabilecek zemin etüdsüz birçok inşaat yapıldı, onlarca yer bir kesime peşkeş çekildi, toplanma merkezleri imara açıldı.

Biz bir yıkım yaşadık. Maddi tahribat uzun yıllar onarılamadı. Manevi tahribatsa kendini hâlâ gösteriyor elbette.
O günden sonra, kimileri için zaman akmaya devam etti, kimileri içinse o an orada bitti. Ama hiçbir şey eskisi gibi olmadı.

Eskisi gibi olmayan bir yerden, her şeyin daha da kötüleştirildiği bir yere gidiyoruz.
Acılarımızın bize öğretmesini umduğumuz çok şey var. Ancak öğrenmeye meraklı pek az yönetici….

Kaybedilenlerin anılarına saygıyla, yeni bir “kâbus”a uyanmamak dileğiyle…

Yorum ekle

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Takip Et

Bizimle iletişim kurun. İnsanlarla tanışmayı ve yeni arkadaşlar edinmeyi çok seviyoruz.