18 Nisan 2017’de bir yazı yayımladık Üçüncü Yol‘da. Neydi yazının başlığı ve aynı zamanda son cümlesi?


“Şimdi değilse ne zaman?”

Ve ne demiştik yazıda?

“Birçok şeye sustuk, olumsuz etki yaratmasın diye.

Fakat artık susma günü değil. Ülkemiz, cumhuriyetimiz elimizden kayıyor. İnanılmaz bir toplumsal mücadele oluştu, evet. Fakat bu mücadeleyi nitelikli ve etkili kılacak olan, doğru kişilerin bu kitleye yönlendirici olması ve doğru kişilerden oluşan bir kurmay kadrosunun oluşmasıdır.

O yüzden öncelikle muhalefet son dönemlerde olduğu gibi emperyalizm ve uzantıları tarafından değil, Kemalistler, Cumhuriyetçiler, Milliyetçiler tarafından şekillendirilmelidir.

(…)

Referandum sürecinde ve referandum günü üstüne düşeni yapamayan belki de yapmayan muhalefet partisi genel merkezleri ile de liderleri ile de önümüzdeki zor süreç yürütülemez.

Bu sürecin öncüsü halktır. Bundan sonra da halkın gerçek ve doğal temsilcileriyle önderleri ile yürünme, mücadele edilmelidir.

Şimdi zamanı değil diye diye kaybettiğimiz vakit ve değerlerimizden ödün ortadadır.

Ülkenin gidişatından memnun olmayan ve çözümü de partisinde gören CHP seçmenleri önce, partilerinin en yüksek oy aldığı dönemde Kültür Bakanlığı yapan, Cumhuriyet Şehidi Ahmet Taner Kışlalı’nın sözlerini hatırlamalı;

“Peki CHP’ye nasıl sahip çıkabiliriz?

Yanlışlarını ve o yanlışları savunanları eleştirerek!

Doğrularına ve o doğruların arkasında olanlara destek vererek!

Bu köşede hep aynı şeyi savunduk: ‘Ya Altıok’lu bayraktan vazgeçin ya da o bayrağa ve isme layık olun!’ diye…

Ama CHP ondan vazgeçemiyor; çünkü vazgeçerse tümden biteceğinin farkında!

Biz de CHP’den vazgeçemiyoruz… Çünkü o isimden ve bayraktan vazgeçemeyen insanlarımızın, bu toplum için ne ölçüde önem taşıdığının farkındayız.” 

sonra da kendisine sormalıdır:

ŞİMDİ DEĞİLSE NE ZAMAN?” [1][2]

Can Dündar da 22 Nisan 2017’de bir yazı yazmış, yazının başlığı “CHP İçin Karar Vakti” ve ne tesadüf(!) yazısı şu soruyla bitmiş: “Şimdi değilse ne zaman?” [3]

Bizim yazdığımız yazıdan etkilenmiş midir? Bunu bilemeyiz. Ama etkilendiği şey belli, bizimkiyle aynı. Ama arada bir farkla, biz oluşan potansiyelin ilanını yapma derdindeyiz, o bu potansiyeli yanlış sokaklara sürükleyerek “kontrol” altına aldırma derdinde.

Ne için “Şimdi değilse ne zaman?” dediğine gelmeden önce Can Dündar’la ilgili bazı soruları soralım, bazı soruları soranların olduğunu, sorgulayanların varlığını da tekrardan anımsatarak:

AKP siyasi “projesi”, kendisinin arkasında duranların düşüncelerini (tabi burada kendilerinin de aynı düşüncede olmalarının, aynı düşmana karşı savaşmalarının motivasyonunu da belirtmek gerek) Türk topraklarında başarıya ulaştırabilsinler diye medyaya, muhalefet partilerine, yargıya operasyon çekmediler mi?

Çektiler.

Bu kapsamda geçmişte olduğu gibi yine “kanı dökülen” kurumlardan birisi Cumhuriyet gazetesi değil miydi?

Evet oydu.

AKP’nin “demokrasi havarisi” diye meşrulaştırıldığı dönemde kimdi Atatürk’ü ayyaş ve yalnız adam olarak gösteren belgeseli hazırlayan?

Can Dündar.

O belgesel değil miydi AKP’nin Milli Eğitim Bakanlığı tarafından öğrencilerin zorla götürüldüğü belgesel?

Evet oydu.

Aynı tarikatlar, cemaatler gibi Can Dündar da belgeseliyle küçük çocukların zihnine, bilinçaltına Mustafa Kemal Atatürk karalaması yapmaya çalışmadı mı?

Çalıştı.

Sekiz cümle geriye sarıp devam edelim.

Operasyon çekilen gazetenin başına tepeden indirilen yine kimdi?

Aynı Can Dündar.

Kumpas davalarının mağdurlarına “başka kapıya” diye yazı yazıp kumpas sayesinde sendeleyen Cumhuriyet gazetesinin başına oturtulan Can Dündar. [4]

Ki kendisi o kumpas davalarının başındaki kişilerden Zekeriya Öz’ü şehit edilen kahraman Savcı Doğan Öz’le aynı kefeye koyuyor ve “İkinci Öz” diye yazılar yazıyordu. Türkiye’nin aydınlık birikimi zindanlarda çürütülmek istenirken. [5]

Aklı, kalbi ve banka hesapları emperyalizme yakın olanlar bazı duyumları herkesten önce alırlar.

Tatil yapmak ve yeni kitabını yazmak gerekçesiyle Can Dündar yurt dışına gideceğini açıkladığında bu kaçıyor, demek ki Türkiye’de sıkıntılı bir süreç olacak demedik mi?

Dedik.

Maalesef ki yanılmadık.

Kemalistler için haklı olmanın genelde mutlu olmaya yaramadığı bir dönemden geçiyoruz, malûm.

Operasyonla başına geçirildikten sonra gazeteye aldığı yazarlar tutuklandığında Can Dündar yurt dışında rahat yerinden “duyar kasma” gereği bile duymadı neredeyse.

(Şahsen ben Üçüncü Yol’un Genel Yayın Yönetmeni’yim. Ve ekip arkadaşlarımın kılına zarar verecek kişilerin önüne en başta ben dikilirim. Ki bir de ortada duyum alıp ekip arkadaşlarına kaderine terk edip gitmekten bahsediyoruz ki bu ideolojik bir tavırdan ziyade kişilik sorunudur. Kendisine saldırılacağı anda eşinin aklına saklanıp eşini ve ortamdaki gazeteciyi kendisine siper eden birisinden de başka bir şey beklenmez. Bu sefer de gazeteye yerleştirdiği yazar arkadaşlarını kendisine siper edip uzaklaşmış, yine o zaman olduğu gibi saklandığı yerden bambaşka bir insanmış gibi profil çizmeye çalışmıştır, yersen.)

Belli ki Can Dündar hiçbir vicdan sorunu yaşamadı ki olduğu yerde kalabildi. Tabi kimse bunu sorgulamadı, gemisini bırakıp giden kaptan olur mu, gemisini bıraktıktan sonra tayfasının hedef olmasına bir kaptan seyirci kalır mı demedi. Çünkü bu durum her daim “hükümeti” üzerinden karalamaya çalıştığı Türkiye Cumhuriyeti “Devlet”inin karalanmasına malzemeydi. O da kullanmayı tercih etti, onu kullananları tatmin etme kaygısı da bu durumda göz ardı edilemez tabi.

Cumhuriyet gazetesini okumadan, doğru dürüst hiçbir şey okumadan, nereye müdahale varsa hemen oraya sahip çıkalım, bu müdahalenin arkasında ideolojik bir kavga mı var yoksa çıkar çatışması mı diye sorma gereği duymayanlar “2. Cumhuriyet”e sahip çıktılar, gazeteci diye pazarlanan tetikçilerin, “etki ajanları”nın kimler olduğunu bilenler ve farkına varanlar ise ya bu tuzağa düşmediler ya da yanlışlarından döndüler.

Bu yüzden Can Dündar’ın kim olduğunu daha fazla yazmaya gerek yok.

Yazısından devam edecek olursak; evet, en başta da dediğimiz gibi,  “Bizim yazdığımız yazıdan etkilenmiş midir? Bunu bilemeyiz. Ama yazıyı yazarken etkilendiği şey belli, bizimkiyle aynı. Ama arada bir farkla, biz oluşan potansiyelin ilanını yapma derdindeyiz, o bu potansiyeli yanlış sokaklara sürükleyerek ‘kontrol’ altına aldırma derdinde.”

Çünkü farkında. Yeniden Müdafaa-ı Hukuk ruhu yükseliyor bu topraklarda. En anti militarist insanların bile “Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa!” demesinin militarist bir tavırdan çok daha farklı bir durum olduğunun farkında.

O yazısında “CHP”yi bir bütün olarak ele alıyor. Biz ise ikiye ayırıyoruz.

Çünkü bir yanda Atatürk ile hiçbir sorunu olmayan vatansever CHP seçmeni var, diğer tarafta da her konuda yerden yere vurulduğu halde “değiştirilmesi bu kişiler tarafından bile hiç gündeme getirilmeyen” 1982 Anayasası’nın siyasi partiler yasası sayesinde parti genel merkezlerine sağladığı seçmen tepkisinden yalıtılmış “fanus”u işgal eden kişiler, CHP Genel Merkezi var.

Biz, bu ayrımı yapıyoruz, sapla saman birbirine karıştırılmasın diye. Can Dündar ise bir bütün olarak lanse etmek istiyor, CHP seçmeninin gücünden faydalanıp bunu kendisine ve düşüncelerine mal etmek için.

Bugün sosyal medyada bir husunun altını çizmeye çalıştık:

AKP Genel Merkezindeki herkes aşırı eğilimleri olan insanlar değildir belki de ama siyasal İslamcılardır.

Ve kendileri tamamen öyle olmasa bile kendilerinden daha aşırı hatta paramiliter güçlere yaşam alanı açar, sonrasında müdahale etmeyerek yaşamaya devam etmelerini sağlarlar.

Akit gibi IŞİD gibi…

Aynı durum CHP Genel Merkezi için de geçerlidir. CHP Genel Merkezi de mevcut yaklaşımıyla ulus devlet düşmanlarına, Atatürk karşıtlarına, etnikçi, mezhepçi (yani anti-laik) siyasi eğilimlere üstelik de kendi bünyesinde yaşam alanı sağlarlar.

Nasıl ki burada AKP Genel Merkezi ‘Akit’le, IŞİD’le benim ne alakam var?’ diyemezse, CHP Genel Merkezi de ‘Benim bunlarla ne alakam var?’ diyemez.

Bazen aşırılıklara göz yumarak, bazen kendi aşırılıklarını başka ‘klik’ ve kişilere söylettirerek bazı eğilimler Türk siyasetinde yaşam alanı bulmaya devam ediyor.

Tabi bu ‘haksız rekabet’, bu ülkenin kurucu değerlerini, CHP’nin kurucu değerlerini savunanları da hak etmedikleri bir baskı altında bırakıyor, yaşam alanlarını daraltıyor.

‘İlerici’ eğilimlere sahip olan kişilerin bu durumda AKP Genel Merkezine de CHP Genel Merkezine de vermesi gereken tepki bellidir, nettir.

Gerisi eylem-söylem tutarlılığıdır, cesaret ve duruş meselesidir.” [6]

Aynı durum Can Dündargiller için de geçerli. Kılıçdaroğlu zihniyetinin partinin tepesinde kalmasının zorlaştığı yerde sözde onları eleştiriyormuş gibi yaparak aynı zihniyetin yeni temsilcilerine yer açmaya çalışıyor. Üstelik bunları yazabilmesinde, söyleyebilmesinde yukarıda belirttiğimiz durumda olduğu gibi Kılıçdaroğlu’nun ve ekibinin payı büyük ve de eminiz ki CHP Genel Merkezi bu söylemleri duymaktan memnun!

Dün Erdoğan’ın bu topraklara demokrasi getireceğine inananlardan birisi kendisi değilmiş gibi CHP’yi tarafsız olmayan kurumlardan adalet beklemekle suçluyor:

“CHP Nerede? Mahkeme kapısında… Erdoğan’la çay toplayan yargıdan umut bekliyor.
(…)
Bu kısır döngüden çıkış var mı? Tamam, ‘sakin olalım, tahriklere kapılmayalım, öfkeye yenilmeyelim’. Ama sürekli sükunet telkininden kararlı bir siyaset çıkar mı?
(…)
‘Hayır’ cephesi yeterince kalabalık, gereğince güçlü olduğunu anlamış, ‘Başkan’ın sarayda uykuları kaçmış. Şimdi kararlılıkla asılabilirsek kurtulabileceğiz. Tam bu aşamada ‘Durun bakalım yargı ne diyecek’ dışında bir söz  duymak, bir siyaset görmek hakkımız değil mi?”
[7]

Can Dündar, önce bir “potansiyelin” varlığını kabul edip sonra bunu bambaşka bir yere kanalize etmek istiyor. İnsanlar sokaklara insin istiyor. Çünkü sokakta dökülecek organize olmamış, kurmayları ve yol haritası belli olmayan insanların kanı umurunda değil. Ki olası bir “dış müdahale”de yetki verilecek kişilerden biri olduğunu biliyor. Kan isteme konusunda kendisi Erdoğan’dan farksız.


Niyet belli ve emperyalizmle aynı.

Halk sokağa insin, Erdoğan’ın illegal tavırları daha fazla artsın, bu sayede hem Erdoğan’ın diktatör algısı iyice pekişsin, Batı bir yandan sözde eleştirip öte yandan da Erdoğan’ın suçlarını bir kenara not etmeye, dosyaya eklemeye devam etsin. Erdoğan federasyon ve yeni anayasa gibi belli aşamaları da yaptıktan sonra günahları önüne getirilsin, Irak ve Libya’daki diktatörlerin başına ne geldiyse, getirildiyse Erdoğan’ın da başına aynısı getirilsin. Sonra istenilen sistem değişikliği her hattıyla başarıldıktan sonra yeni birisi kahraman olarak yine halka pazarlansın.

Kimse de sormasın, “Bu toprakların aydınlık birikimleri 70’de 80’de sokaklara indirilip birbirine kırdırılırken sokağa inmeyenler evlerinde örgütlenmeye devam etti ve sokağa inmeden iktidara çıktılar, yine neden sokaklarda biz öleceğiz de iktidar başkalarına kalacak, çok uzun vadeli olacağı belli olan bir mücadelede hemen öfkeyle sokağa inmek, ortaya bir plan-program koymadan hem de niye?” diye..

Kimileri yurt dışında konfor içinde yaşamanın bedelini öder, kendinden taviz vererek; kimisi de atalarının kanlarıyla suladığı topraklarda tam bağımsız olmanın bedelini öder, önce aklıyla en son raddede canıyla, kanıyla.

Can Dündar’ın aklı hala soğuk savaş dönemi kamplaşmalarında. O hala siyaseti “sağ-sol” diye ayrıştırmak, kaşımak istiyor, kavganın artık ulusal-küresel, milli-gayri milli, ilerici-gerici ekseninde olduğunu kabul etmek işine gelmediğinden:

“Ayağına gelen fırsatı harcıyor CHP…
Yine o klasik sağcı damar var karşımızda:
‘Solda ekmek yok, sağda boşluk var. CHP Merkeze yanaşıp muhafazakar kitleye oynamalı…’
Bunu diye diye CHP tabanını yerel seçimde bir MHP’liye, Cumhurbaşkanlığı seçiminde bir İslamcıya oy vermeye zorladılar.
Sonuç: Ankara yıllardır bir MHP’lide, Saray, yıllardır bir İslamcıda…
(…)
Oysa CHP’nin iktidara en çok yaklaştığı ya da iktidarı paylaştığı zaman dilimi varsa o da, ‘Faşizme karşı omuz omuza’ yürüdüğü(1977), sattırmam diye masaya yumruğunu vurduğu(1983), Kürtlerin temsilcilerini meclise taşıdığı(1991) dönemlerdir.”
[8]

Sapla saman ne kadar güzel karışıyor birbirine değil mi?

Amerika’ya emperyalist diyemeyen, Batı emperyalizmi tarafından semirtilen birisi insanların “anti emperyalist-devrimci” duygularını kaşıyıp, bir yandan da eski model karşıtlıkları kaşıyıp, sonra da doğru dediği 1-2 cümlenin sonuna yaratmak istediği algıya yönelik yanlış bilgi ve yönlendirmeleri ekliyor.

Birincisi, eğer illa ki birilerine sağ diyeceksen, “liberal”lere laf söylemen gerekir ki onları Cumhuriyet gazetesine dolduran, Uğur Mumcu’ların, İlhan Selçuk’ların gazeteden kovduğu kişi sen değil misin?

İslamcıları eleştirirken daha düne kadar onlarla yanak yanağa pozlar verip yine onların sponsorluğunda belgesellerine “izleyici” kazanan sen değil miydin?

Üçüncüsü, diyelim ki dediklerin doğru. Bu tercihleri yapan CHP Genel Merkezini her zaman el üstünde tutan sen değil miydin?

Dördüncüsü, “Kürt kökenli insanları sadece Kürtçüler temsil eder” algısı yaratan cümleyi yazarak, yaşamakta olduğun Avrupa’da alay konusu ve gericilik algılanacak kimlik siyasetini neden Türkiye’ye “güzel bir şey” gibi dayatıyorsun?

Beşincisi, Güneydoğu ve Doğu Anadolu’daki HDP seçmeninin büyük bir kısmı, bu bahsettiğin kesimden çok daha fazla “muhafazakâr” eğilimlere sahip değil mi?

Yazının devamında da görüyoruz ki Can Dündar, “Hayır” cephesinin öncüsü olan “Müdafa-ı Hukuk” ruhunu, Atatürk hassasiyetini yok sayıp, bunun yerine o önderliğe “etnikçi siyaset”i monte etmek istiyor, emperyalizmin istediği anayasayı Erdoğan değil biz yapalım dercesine:

“Önce Hayır cephesini genişletip ülkeyi diktatörlüğe gidişten kurtarmak…
Sonra  bu güçbirliğinden bir ortak yol haritası, KURUCU BİR ANAYASA ve yeni bir iktidar çıkarmak…
Bu, mümkün…
Bu seçim bir kez daha gösterdi ki Kürtler böyle bir oluşumun sadece güçlü değil, elzem unsuru. Türkiye’den umudunu -hala kesmedilerse- kesmek üzereler.”
[9]

KURUCU BİR ANAYASA derken?

Pardon ama neyi yıkıyoruz da yerine yeni hem de “kurucu” anayasa yapıyoruz? Erdoğan’ı mı, Atatürk Türkiye‘sini mi?

Can Dündar’ın varsayımına göre Kürt kökenli insanların Kürt kökenli olması siyasi kimlik. Bu mantığa göre hiçbir Kürt kökenli yurttaş liberal olamaz, milliyetçi olamaz, Kemalist olamaz, sosyal demokrat olamaz, sosyalist de olamaz. Sadece “Kürt” olabilir. Siyasi görüşü de etnik kimliğinden ibarettir.

Ve sonra, daha dün PKK için toprak talebinde bulunan Can Dündar, bugün de önce Kürt kökenli insanları tek bir düşünceden, kimlik siyasetinden ibadet görüp onların sözcülüğüne soyunuyor, birleştirme kaygısı görünümünde ayrıştırarak.

Erdal İnönü tarzı bir sol birleşmenin CHP için tarihsel sorumluluğu olduğunu algılatmak istiyor. Ülkenin bir bölgesini yine kan falına bakarak “Kürt coğrafyası” olarak tanımlayıp (tabi her yazıda her kitleye Kürdistan tabirini kullanamaz) o coğrafyada cihatçılarla mücadele eden laik “taban”la ittifaktan bahsediyor o “taban”ın en sevilenlerden Altan Tan’ın tabanda karşılık bulan yaklaşımını yok sayarak, “laiklik soslu feodalite” ütopyasını gerçekmiş gibi yazarak…

“CHP biraz cesaret etse, mahkeme kapılarında, cami avlularında aradığı desteği, ‘Hayır bitmedi daha yeni başlıyor’ diye yürüyen Kadıköy’de, ‘Bu daha başlangıç mücadeleye devam’ diye haykıran Beşiktaş’ta, ‘Seni Başkan yaptırmayacağız’ diye diklenen Diyarbakır’da bulabilir.
Gerçek tabanı oralardadır.
Şimdi değilse ne zaman?”
[10]

Gezi ruhuna “darbeci” diye sekte vuranın kim olduğunu yok saymak tatlı geliyor kendisine…
“Gerçek taban”ın gerçek düşünceleriyle yüzleşmek de…

Ne emperyalizmin bize doğrudan dayattığı Erdoğan merkezli Siyasal İslamcı-etnikçi gerici ittifak,
Ne de Can Dündar ve CHP Genel Merkezi öncülüğünde bu topraklarda cumhuriyetçi, devrimci, milliyetçi kesimlere bulaştırılmak istenen sol görünümlü emperyalizmle uyumlu neoliberal-etnikçi-mezhep odaklı zihin olarak CHP tabanında artık yok hükmünde olan “iltihap”, bu cumhuriyetin çocukları için “derman”dır.

Adına ister cumhuriyetçilik deyin, Atatürkçülük deyin, ister Kemalizm, ister Altıok, ister Türk milliyetçiliği, ister Türk devrimciliği:
Bu coğrafyanın cesur, devrimci, vatansever yurttaşları, 100 sene önce üçüncü bir yolu bulan ataları gibi doğrularından emin olmaya başlamış, bu doğrunun peşinde de yeniden yürüyüşü yapacaktır.

Bu ulusun evlatlarının Batı’dan yazılan reçete görünümlü ölüm fermanlarına eyvallah demeye tahammülü kalmamıştır artık.

Giden gitsin, kaçan, kaçtığı yerden saldırsın, hiç fark etmez.
Bizim ayaklarımız da ruhumuz da bedenimiz de bu topraklarda.

Cumhuriyet gazetesinin birikimini sömürüp sıkışınca kaçan insanlar da bunu görüyor olmanın kaygısında, son çırpınışlarını yapmaktadırlar ama nafile…

Bu topraklarda Mustafa Kemal Atatürk hiçbir zaman yenilmedi, yenilmeyecek de…

Aynı zihniyet için Ahmet Taner Kışlalı’nın zamanında yazdığı sözleri sadece isim değiştirip yineleyerek sonlandıralım yazımızı:

“Can Dündar, Kemal Kılıçdaroğlu nereye koşuyor?
Koştuğu(koştukları) yer belli…
Güle güle koşsun(lar)!
İstediği yere koşmak hakkı(hakları) elbette ki vardır… Ama o koşuya Altıok’lu bayrak altında ve Kemalizmin mirasını tüketerek yapma hakkı(hakları) yoktur!”
[11]

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
23 NİSAN 2017

DİPÇE

[1] http://ucuncuyol1919.com/2017/04/19/simdi-degilse-ne-zaman-2/
[2] Ahmet Taner Kışlalı, CHP’ye Sahip Çıkmak, Cumhuriyet, 11 Eylül 1998 
[3] https://twitter.com/ozguruz_org/status/855818690780180481
[4] http://www.milliyet.com.tr/yazarlar/can-dundar/baska-kapiya–508743/
[5] http://www.milliyet.com.tr/ikinci-oz/can-dundar/guncel/yazardetayarsiv/29.01.2008/236503/default.htm
[6] https://www.facebook.com/cbayraktar1919/posts/1368169863244111?pnref=story
[7-8-9-10] https://twitter.com/ozguruz_org/status/855818690780180481
[11] Ahmet Taner Kışlalı, Baykal Nereye Koşuyor?, Cumhuriyet, 29 Mayıs 1998,

Paylaş
Önceki İçerikDONANMANIN KUTUP YILDIZI CEM AZİZ ÇAKMAK 54 YAŞINDA!
Sonraki İçerikABD VE RUSYA PKK/PYD SAVUNMASINDA: “OPERASYON İÇİN, GÜVENLİĞİNİZ İÇİN BİZE DANIŞTINIZ MI?”
Çağdaş Bayraktar 1986 yılında doğdu. İlk ve orta öğrenimini Mersin'de tamamladı. 2014 yılında Çukurova Üniversitesi Ziraat Mühendisliği Tarım Ekonomisi bölümünü bitirdi. Aynı bölümde yüksek lisans öğrenimine devam etmektedir. Lisans eğitimi süresince 5 yıl boyunca ilk üyelikten başkanlığına kadar Çukurova Üniversitesi Atatürkçü Düşünce Kulübü'nin her kademesinde görev aldı. Bu dönem içerisinde dava arkadaşları ile birlikte "Kemalizm"in yerel ve ulusal ölçekte ADK/T'ler nezdinde kurumsallaşması, yaygınlaşması ve bağımsız kalması adına yoğun çaba gösterdi Öğrenimi müddetince okulun Türk Sanat Müziği korosunda aktif çalıştı. 2013 yılında kendisi gibi öğrenci olan arkadaşlarıyla birlikte "Vardiya Bizde Adana"nın kurulmasına öncülük etti. Haftalarca süren Sessiz Çığlık eylemlerinde hukuku savundu. Karşı ve Yurt gazetesinin olmak üzere bir çok internet sitesi ve yerel gazetelerde yazıları yayınlandı. Milli Mücadele döneminde kurulan ve "Kemalizmin İleri Karakolu" unvanıyla onurlandırılan Yeni Adana gazetesinde yazıları yayınlandı. Ayrıca aynı gazetenin Genç Yeni Adana ekinin kurucu editörlüğünü ve başyazarlığını yaptı. 27 sayı yayınlanan Genç Yeni Adana'daki yazarların bir çoğunun yazarlığa adım atmasında ve gelişmesinde öncülük etti. Eski Vatan, yeni Aydınlık yazarı Mustafa Mutlu'nun resmi sosyal medya sayfalarının kurucu editörlüğünü yaptı. Genç Yeni Adana'daki yazar kadrosunun büyük bölümüyle beraber Üçüncü Yol'u kurdu. Bununla beraber Metin Aydoğan, Sinan Meydan ve Banu Avar gibi değerli aydınların ve de yine Üçüncü Yol yazarlarından Erhan Sandıkçı'nın da içinde bulunduğu partilerüstü Milli İrade Birliği platformunun yazar kadrosunda bulunmakta. Milli İrade Birliği'nin "Milli İrade Nedir?" ve Mustafa Mutlu'nun "Dön Kardeşim" kitaplarında yazıları yayınlandı. Yazarlık dışında kitap editörlüğü de yapan yazar tarih, müzik, felsefe, edebiyat, sanat, spor ve sosyoloji alanlarıyla ilgilenmektedir.

Bir Cevap Yazın