Üçüncü Yol

ULUSAL EGEMENLİK ULUSUN ONUR MESELESİDİR

Tarih kitapları hürriyetlerini kaybetmiş, vatan topraklarını düşman postalları altında çiğnetmiş, onur ve gururunu kaybetmiş toplumların tarihleriyle doludur. Kimileri düşmandan “aman dilemesi”ne karşın kılıç zoruyla tarih sahnesinden silinmiş, kimi ise bağımsızlıklarını, hürriyetleri, kendilerine olan saygı ve kimliklerini kaybederek yaşamlarına devam etmişlerdir.

16 Mart 1920 tarihinde Meclis-i Mebusan dağıtıldığında, birçok kimse her şeyin bittiğini düşünmüştü. “Padişahın himayesi” olmadan bir ulusal meclis kurulmasının mümkün olmadığı, böyle bir meclis kurulsa da fazla yaşayamayacağı tahmin ediliyordu. Ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni kurarken Atatürk’ün stratejisi açıktı: Açılacak ulusal meclis -tarihte görülmemiş şekilde- hem savaşı idare edecek hem de ulusun iradesini temsil ederek köhnemiş saltanat ve hilafet kurumlarının tasfiyesi ve ileride kurulacak olan ve o dönem “vicdanında milli bir sır gibi sakladığı” cumhuriyetin temellerini atacak örgütlenme olacaktı. Nitekim bu strateji işe yaradı. Türk Ulusu bizzat kendisinin kurduğu meclis ile bağımsızlık savaşını kazanarak düşmanı yurttan kovdu. Padişah ve İstanbul Hükümeti’nin otoritesini tamamıyla yerle bir ederek Türk Ulusu’nu temsil eden tek kurum olduğunu açıkça ortaya koydu. Ve her şey bitip Cumhuriyetin ilan edilmesi sürecine gelindiğinde ise Cumhuriyeti savunanların haklı gerekçelerine zemin hazırladı: “Zaten biz adı konulmamış bir cumhuriyeti 23 Nisan 1920’de kurmuştuk. Şimdi bunun adını koyma zamanı.”

Egemenliğin Paylaşılamayacağının Tarihsel Örneği:

Osmanlı Meşruti Monarşilerinin başlangıç tarihi olan 1876 yılından itibaren iki kez meşruti monarşi idaresi ilanıyla karşı karşıya kaldı. Bunlardan biri 1876’daki I.Meşrutiyet ve 1908’deki II.Meşrutiyet idi. I.Meşrutiyet’in ilanıyla beraber yürürlüğe giren anayasa (Kanun-i Esasi) ile her ne kadar padişahın yetkilerinin kısıtlandığı iddia edildiyse de anayasa hiçbir zaman temelde egemenliğin ulusa ait olduğu teziyle oluşmamıştı. Padişah yasaları veto etme yetkisine sahipti. Kanun-i Esasi’de üyelerinin halkın oylarıyla seçilmesini öngören Meclis-i Mebusan’ın yanında bizzat kendisinin atadığı isimlerden oluşan Meclis-i Ayan mevcuttu. Meclisi açma ve kapama yetkisi padişaha aitti. Hükümetler meclise değil sadece ve sadece padişaha karşı sorumluydu ve padişahın sürgün yetkisi vardı. Yani sözün özü esasında anayasa “meşruti monarşi” görünümlü bir mutlak monarşiyi inkar edemiyordu. Yasal boşlukları ve aksaklıklarıyla da cabasıydı. Egemenliğin öznesine milleti koymamış bir anayasa ile millet iradesi ne kadar temsil edilebilirdi?

Nitekim II.Abdülhamid daha 1877 yılında *93 Harbi’ni bahane ederek meclisi kapatmış, anayasayı rafa kaldırmış ve anayasanın yazıcısı Mithat Paşa’yı kendi yaptığı anayasanının 113.maddesine dayanarak sürgüne yollamıştı.

Bu tarihsel olayın önemini aslında şu noktada kavramak daha mümkün ve önemlidir: Hiçbir zaman ve şartta hiçbir yasa ve mevzuat ulusal egemenlik ile tek kişi veya grubun egemenliğini bağdaştıramaz ve uzlaştıramaz. Zira, iktidar gücünü paylaşmak istemeyen kişi ve gruplar, “uzlaşı ortamı” görünen ortamın getirdiği nimetlerden faydalanarak önce her şeyi adım adım kendi emellerine göre dizayn ederler en sonunda da kendi açılarından meşru bir neden üretip, ulusun elindeki egemenliği zorla gaspederler. İşte burada da nihai sonuç bir istibdat yani baskı yönetimi olur.

Aristoteles’in Rejim Tipolojisini Yanlışlayan Gerçek:

Ünlü Antik Yunan filozofu Aristoteles’in yaratmış olduğu rejimler tipolojisi Makyevelli’ye kadar siyasi fikir dünyasında kabul gören ve benimsenen bir tipoloji idi. Aristoteles bu tipolojisinde Aristokrasi, Oligarşi, Monarşi, Demokrasi, Tiranlık ve Polity’i ele almış ve bu rejimleri iyi ve kötü ve yönetici sayısına göre olarak sınıflandırarak incelemişti. Aristoteles’in Monarşi ve Tiranlık rejimlerinden Monarşi’yi olumlayıp Tiranlığı eleştirdiği noktadaki tezi, Monarşinin tek kişinin idaresi olmasına karşın Monarkın halkın çıkarını gözettiği, ancak Tiranlıkta tek yönetici olan Tiranın halkın değil sadece kendi çıkarını gözettiği düşüncesiydi. Ancak tarihi incelediğimizde tarihsel örneklerin Aristoteles’i çok da haklı çıkarmadığı görülüyor. Zira genel anlamda her türlü iktidar gücünü elinde toplayan bir ikitdar, iktidar gücünü paylaşmadığı gibi bu gücü bireylerin ve toplumun üzerinde baskı aracı olarak kullanmaktan çekinmemiş, çıkarları önceleme meselesinde öncelikli olarak kendi şan,şöhret ve serveti öncelemiş, halkı ya ikinci plana atmış ya da mevzubahis dahi yapmamıştır. Aslında bu duruma Osmanlı padişahı Vahdettin’in işgal döneminde izlediği politikayı da örnek verebiliriz. “Kaderini Allah’tan sonra İngiltere’ye bıraktığını” söyleyen Vahdettin’in Milli Mücadele Hareketi’ni bastırmaya yönelik yoğun ve ısrarlı çabasında bir monark olarak saltanatını ve kendi yaşamını korumayı önceleme refleksi göstermesininin etkili olduğu kolayca anlaşılabilir.

Ulusal Egemenliğin Gerçek Anlamı:

Bugün ulusal iradeyi kendi partisine verilen oy oranıyla ölçerek bir çoğunluk tiranlığı inşa etmeye çalışan zihniyetlerin hesapları ve düşünceleri iyi okunmalıdır. Bu zihniyetler kafalarında egemenliğin ulusa değil sadece ve sadece kendilerine ait olduğuna inanarak kendilerini bu ulusu “idare edebilecek yegane kişiler” olarak nitelendirmektedirler. Onlara göre halk “reaya”dır. Kontrol edilmesi gereken bir “sürü”dür. “Her işe karışan insan topluluğu”dur. İşte bu yüzden bu zihniyetlerin her söylem ve eyleminin altında -kendi iddialarının aksine- “anti-demokratikleşme” eğilim ve amacı yatar.

İşte tam da bu yüzden demokrasiye ve hukukun kapsayıcılığına bugün her zamandan daha çok muhtacız. Zira, sağlam demokratik kurumların var olmadığı ve hukuk kurallarının işletilmediği bir düzende egemenliğin ulusta olacağını düşünmek mümkün değildir. Kuvvetler ayrılığı’nı redderek fiilen yasama, yürütme ve yargıyı tek elde toplamanın ulusun egemenliğine vereceği zararın boyutu göz ardı edilemeyecek düzeydedir.

Oysa bir ulusun egemenliği kolaylıkla devredilebilen bir şey değildir.

Unutulmamalıdır ki,  Türk Ulusu, egemenliğini masa başlarında, protokol metinlerinde kararlaştırılmış hükümlerle veya emperyalist devletlerin “demokrasi ihracı” hesaplarıyla değil bizzat kendi irade ve gücüyle ele geçirmiştir. Ulusal egemenlik iç ve dış odaklardan, Türk ulusuna verilmiş bir “lütuf ve sadaka” hiç değildir. Onun harcında kurtuluşun ve yeniden varoluşun kutsallığı vardır. Emperyalizme karşı 20.Yüzyılın ilk kurtuluş savaşını veren bir ulusun onur, şeref ve haysiyeti vardır. İşte tam da bu sebeple ulusal egemenlik bu ulusun onurudur, şerefidir ve haysiyetidir. Ellerimizi, kollarımızı ve zihinlerimizi asla ama asla belirli kişi ve gruplara ipotek etmemek mecburiyetindeyiz. Aksi takdirde ya birilerinin “kölesi” oluruz yahut da yok oluruz!

Ali ERGENDEDEOĞLU

(*) Yazarın Notu: 93 Harbi, 1877-1878 yılları arasında gerçekleşen Osmanlı-Rus Savaşı’nı ifade etmek için kullanılmıştır.

KAYNAKÇA:

1-) 23 Aralık 1876 kabul tarihli Osmanlı Anayasası (Kanun-i Esasi) – https://www.anayasa.gov.tr/tr/mevzuat/onceki-anayasalar/1876-k%C3%A2n%C3%BBn-i-es%C3%A2s%C3%AE/

2-) Politika – Aristoteles – Remzi Kitabevi – 4.Baskı – İstanbul – 2020

Ali Ergendedeoğlu

Yorum ekle

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Siteye e-posta ile abone ol

Bu siteye abone olmak ve e-posta ile bildirimler almak için kayıt olmalısınız.

Diğer 52 aboneye katılın

Takip Et

Bizimle iletişim kurun. İnsanlarla tanışmayı ve yeni arkadaşlar edinmeyi çok seviyoruz.