Üçüncü Yol

YERYÜZÜ TANRILARINA KARŞI YİĞİT BİR DESTANCI: METİN AYDOĞAN

“1997-2017 arasındaki 20 yıl, sağlığım için olduğu kadar; ülke sorunları açısından da yaşantımın en sıkıntılı dönemidir. 72 yaşında bir insan olarak, Türk Devrimi’nin halka sunduğu gönenç ve mutluluğu görmüş bir insanım. Gözlem yapabileceğim yaşa geldiğim 50‘li yıllarda, geri dönüş başlamıştı ama Devrim henüz toplum yaşamını bozacak düzeyde hırpalanmamıştı; nimetleri yok olmamıştı. Türkiye, güler yüzlü insanların barış içinde, dostça yaşadığı ve geleceğe umutla bakan bir ülkeydi. Devlet organlarında, halka hizmet etmeyi ilke edinmiş dürüst insanlar vardı. Eğitim nitelikliydi. Cumhuriyet’in yetiştirdiği kuşak bizi yetiştiriyordu. Meslek edinecek ve onlar gibi ülkeye hizmet edecektik. Biz, Devrim’e bağlı bir kuşaktık.

Metin Aydoğan, Ben ve Ülkem

Kendi deyişiyle teoriyle pratiği ve söylemle eylemi yaşam biçimi kılarak yazdığı 19 kitabıyla ışık saçan Metin Aydoğan’ı (d. 1945, Afyon) 2020’nin 15 Haziran’ında kaybetmenin acısıyla azaldık.

İlk ve ortaöğrenimini İzmir’de tamamladıktan sonra girdiği KTÜ Mimarlık Fakültesinde 68 kuşağının öncü bir militanıydı. Devrimciliğini 1970-1973 arasında TMMOB Mimarlar Odası Merkez Yönetim Kurulu üyeliği, TEKSEN (Teknik Personel Sendikası) İzmir Şube Sekreterliği, TÜTED (Tüm Teknik Elemanlar Derneği) İzmir Şube Başkanlığı, 1997-1999 arasında Atatürkçü Düşünce Derneği İzmir Şube Başkanlığı görevlerini aktif bir demokratik kitle örgütçüsü olarak sürdürdü.

Aydoğan, araştırmalarına verdiği yıllardan sonra yayımladığı yapıtlarıyla bilinçli, duyarlı, kararlı aydın olmanın örneğini gösterdi. Ülkemizde ve dünyada yaşanan olaylar, ülkemizin karşısına çıkan/çıkarılan sorunlar, bunların kökenleri, nedenleri, getirdikleri ve bu sorunların aşılması için nelerin yapılması gerektiği konusunda düşünceler üretti.

Türkiye sevdalısı bir devrimci aydın

Metin Aydoğan Türkiye sevdalısı bir aydındı ve bu sevda ile ardı ardına yayımladığı kitapların tümü de Türkiye ile ilgili kafa yormasının, araştırmasının, yaratıcılığının ürünüydü.

Yazma uğraşında belirlediği, “Türk toplumunu, yakın ve uzak tarihiyle birlikte ele alıp incelemek, yakın tarihte yer alan ve günümüzü dolaysız ilgilendiren Kemalizm’i ve Türk Devrimi’ni, gerçek boyutuyla inceleyip geleceğe taşımak” ve “Emperyalizmin nasıl çalıştığını, işbirlikçileri yetiştirip yönetime taşımak için neler yaptığını ve amacına ulaşmak için kullandığı yöntemleri, genç kuşağa aktarma” amacını gözetti hep.

Yaşamıyla ve yapıtlarıyla bilinçli, duyarlı, kararlı aydın olmanın örneğini gösterdi.

Bitmeyen Oyun

Amerikalı şair Walt Whitman (1819-1892) kendi ülkesini şöyle tanımlıyor:

“O ulusal federal devlet ve yerel düzeydeki yönetim çürümüşlük, sahtecilik ve kötü yönetim batağı içinde. Adalet kurumları da bundan payını almış. Büyük İskender’i de, Roma’yı da geri bırakacak dev bir imparatorluğa doğru yol alıyoruz.”

ABD, günümüzde Whitman’ın utanç duyarak yaptığı bu tanımlamaya uygun imparatorluk adımlarını atmaya devam ediyor.

Yeni Amerikan Yüzyılı projesine gönül veren (silahlı üstünlüğe, rakipsiz dünya egemenliğine, Hitler’in Nazizm’iyle örtüşen faşizmine, köktendinci tarikatlara, ırkçılığa, bağnazlığa dayanan) günümüz yeni muhafazakâr ABD yöneticileri (Neoconlar) militarist, saldırgan politikalarıyla bu imparatorluk rüyasını gerçekleştirmek için dünyanın dört bir yanında bombalar, füzeler, silahlar, askerler, uçaklar, gemilerle istila ataklarını sürdürüyorlar.

ABD’nin Irak’ı işgali, ardından Suriye’yi, İran’ı, Kuzey Kore’yi “sıra size geliyor!” diye tehdit etmesi, emperyalizmin küreselleşmesinin, dünyaya uygun gördüğü yeni düzeninin ve “bitmeyen oyun”unun günümüzdeki parçasından başka bir şey değil. Yalan ve korku üzerinde yükselen emperyalizm, dünyada kendisine olan nefretin ne kadar büyük boyutlara ulaştığını, dünya halklarının büyük kısmının nefretini kazandığını biliyor.

Emperyalizmin, Irak’ta, Suriye’de uyguladığı “yalan”a ve “korku”ya dayalı operasyonuyla gerçekleştirdiği işgal, onun “bitmeyen oyun”unun ne başlangıcı ne de sonu. İnsanlığın birkaç yüzyıllık tarihi emperyalizmin oyunlarıyla dolu ve öyle görünüyor ki, artık içten çöküşünü yaşamaya başlayan bu çamur ayaklı dev kendi yarattığı bataklığına gömülmeden önce yeni oyunlarını oynuyor.

Öteden beri böl, yönet, sömür, ez politikasının mimarı olarak projelerini gerçekleştiren emperyalizm, politikasını böl, yönettir, sömür, ezdir uygulamasıyla, işbirlikçileri aracılığıyla sürdürüyor. Halkları birbirine düşürme, ulusları ve ülkeleri bölme, işbirlikçiler yaratma ustalığını tarihin hemen her döneminde, coğrafyanın hemen her noktasında kanıtlıyor. Emperyalizm ulusları ya da ülkeleri bölerek zenginliğine zenginlik, gücüne güç katarak büyüyor.

ABD’nin kuruluş dönemindeki Meksika’nın yerinde bugün Nikaragua, Honduras, El Salvador, Guatemala, Belize, Meksika adlı ülkeler var. Simon Bolivar’ın 1819’da kurduğu Büyük Kolombiya’nın topraklarında bugün yedi devlet var: Kolombiya, Venezüella, Ekvator, Peru, Bolivya, Panama, Kostarika. Orta Afrika’da Belçika’nın sömürgeliğinden kurtularak Lumumba önderliğinde bağımsızlığını kazanan Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin topraklarında bugün beş devlet yer alıyor: Kongo, Demokratik Kongo, Orta Afrika Cumhuriyeti, Burundi, Ruanda. Ortak dile, kültüre, geçmişe sahip, köklü uygarlıklar kurmuş olan Arapların 23 devleti var. Mısır’dan Sudan, Libya’dan Çad, Fas’tan Batı Sahra koparılmış. Basra Körfezinde Bahreyn, Katar, BAE, Kuveyt; 1916 Sykes-Picot İngiliz-Fransız anlaşmasıyla sınırları çizilerek Umman, Yemen, Suudi Arabistan, Suriye, Lübnan, Ürdün, Irak yaratılmış. 1948’de Filistin toprakları üzerinde kurulan İsrail var (ama Filistin’in hâlâ devleti yok gibi!). Hindistan topraklarında Hindistan, Pakistan, Bengladeş, Nepal, Bhutan, Srilanka yani altı devlet yaşıyor. 1963’te, Malezya’nın yaratıldığı Endonezya’dan koparılarak Doğu Timor devleti kuruldu. Başka örnek gerekir mi?

Bugün ABD, en büyük ekonomik dev; dünyanın her yerinde askeriyle, üssüyle, silahlarıyla, ürettikleriyle, dolarıyla, sermayesiyle, alacağıyla, şirketleriyle var, ama Yıkılmadan Önce (1976) adlı yapıtında Sovyetler Birliği’nin yıkılışını haber veren Fransız tarihçi Emmanuel Todd, yeni çıkardığı Evrensel Amerikan Gücünün Ölüm İlanı adlı bir kitabında, ABD için “per güçlerin çöküş hastalığının bütün özellikleri var. İçten bir çürümüşlük yaşıyor; askeri oligarşik güçle yönetiliyor,” diyor. ABD’nin sonu da emperyalist yayılmacılık hastalığı nedeniyle tarihe gömülen birçok imparatorluk gibi olacak.

Geçtiğimiz yıllarda emperyalizmi ve onun dünyada ve ülkemizde uyguladığı ve gelecekte uygulamak istediği politikaları irdeleyen Doğan Avcıoğlu’nun Türkiye’nin Düzeni, Haydar Tunçkanat’ın İkili Anlaşmaların İçyüzü, M. Emin Değer’in Oltadaki Balık Türkiye gibi ufkumuzu açan çalışmalar yayımlanmıştı.

1990’lı yılların sonunda sunduğu değerli yapıtlarıyla dönemin gerektirdiği aydın tavrının örneğini veren Aydoğan, Nasıl Bir Parti Nasıl Bir Mücadele’den sonra, emperyalizmi ve onun dünyada ve ülkemizde uyguladığı ve gelecekte uygulamak istediği politikaları irdeleyen, ufkumuzu açan başucu kitaplarına Türkiye’yi Bekleyen Tehlikeler/ Bitmeyen Oyun’u kattı.

1999’da yayımlandığında büyük ilgi gören ve sürekli yeni basımlar yapan bu yapıtı okurken tüyleri ürpertti, yaşadığımız gerçekleri gizlilikten açığa ve bilince çıkardı.

Türk Devrimi’nin ‘Yeryüzü tanrılarına bir karşı çıkış, bir başkaldırış ve akılla bilimin yaşama egemen kılınması’ olduğu, bu yüzden ‘Yeryüzü tanrıları’nın onu hiç affetmediği” düşüncesi üzerine oturttuğu Bitmeyen Oyun’da bugünü aydınlattı.

ABD’nin yeni dünya düzeninin ve küreselleşmenin aslında emperyalizmin böl ve yönet politikasının bir devamı olarak tüm dünyayı sömürgeleştirme operasyonunu olduğunu aktardı.

Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye

Aydoğan’ın “20. Yüzyılın Sorgulanması” alt başlığıyla sunduğu Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye adlı 2 ciltlik yapıtı, “bitmeyen oyun”un dünden gelen ve geleceğe akan parçalarını ustalıkla birleştiren ve yaşadığımız dünyayı, bu dünyada karşımıza çıkan sorunları anlamamız için fırsatlar ve birikimler sundu.

20. yüzyılın, aynı zamanda geleceğimizin belirlendiği gerçekliklerle dolu olduğunu öğrendiğimiz çalışmada, 21. yüzyıla hazırlanırken hangi donanımlara gereksinmemiz olduğunu da gördük. Bilgi eksikliğinin algılama ve yorum yapmada yanlışlıklar doğuracağı apaçık bir gerçektir. Bu gerçeğin ışığında okuyacağımız Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, küreselleşmenin ve emperyalizmin dayattığı Yeni Dünya Düzeni koşullarında gereksinmemiz olan donanımıyla önemli bir görevi yerine getirdi.

Birçok tarihçinin, siyaset bilimcinin, toplumbilimcinin dünyayı anlamak amacıyla çeşitli açılardan ele alıp yorumladığı 20. yüzyıla, sorgulayıcı, olayların ardındaki gizleri araştırıcı ve yurtsever kimliğiyle yeniden ayna tuttu.

Dünyanın hem ülkemizi hem de tüm insanlığı ilgilendiren olaylarına yaklaşırken, özellikle her şeyin birbirine bağlı olduğu, birbirini etkilediği ve olayların nedenleri ve sonuçlarıyla birlikte anlaşılıp araştırılması gerektiği bilinciyle yaklaştığı için bütünlüklü bir toplumsal tarih sundu.

Attilâ İlhan’ın “Bu kitabı okumadan olmaz!..” diye uyarmak gereğini duyduğu çalışmanın omurgasını, önceki döneme noktayı koyarken sonrasını ve bugünleri de belirleyen “2. Dünya Savaşı” oluşturuyor.

Kitabın ilk bölümünde “küreselleşen dünya”yı kavramak, böyle bir dünyaya nerden geldiğimizi anlayabilmek için 20. yüzyılın değerlendirilmesi gerektiği düşüncesi doğrultusunda adımlar atılıyor. Daha önceki yüzyıldan konuk gelen “sömürgecilik” ve “emperyalizm” yalnızca birer kavram olarak değil içleri doldurularak ve kendilerini var eden ekonomik yapılarıyla açıklanıyor.

Aydoğan’ın özgünlüğü, bu bütünsellik içindeki Türkiye’nin yerini ve durumunu belirlerken başlıyor ve yapıtın sonuna kadar aynı yaklaşımla sürüyor. Dünyadaki ilişkilerin bir parçası ve devamı olarak ele alınan Türkiye’deki yaşanılanı böylelikle daha kolay anlamamızı sağlıyor.

Yüzyılın ilk çeyreğindeki Kurtuluş Savaşımızın antiemperyalist özelliği ve “uluslararası ilk ulus hareketi” oluşundan hareketle vurgulanan “Kemalizm’in büyük devlet politikalarına etkisi” günümüzde bile geçerliliğini koruyan bir saptama olarak, yine Aydoğan’ın tarihe bütünlüklü ve yurtseverce yaklaşımının doğal bir sonucu oluyor. Ulusçuluğun ve ulusal bağımsızlık savaşlarının yayıldığı 20. yüzyılın ikinci çeyreğinin incelendiği bölümde, aynı dönemin öncü adımı olan “Türk Devrimi” 1923-1938 vurgulamasıyla ayrıntılı olarak ele alınıyor.

Geniş kaynakçadan yararlanır ya da bunları yorumlarken birbirinden farklı yaklaşımların nedenlerini sorgulayarak özgünlüğün sürdürüldüğü yapıtın ikinci cildi 2. Dünya Savaşı ile başlıyor. “Emperyalist politikalar”daki “biçim değişikliği”nin ve küreselliğe gidişin zorunluluğunun nedenleri araştırılırken, günümüzdeki “Yeni Dünya Düzeni”nin temellerinin nasıl atılmış olduğunun da ipuçları bulunmuş oluyor.

Yeni Dünya Düzeninin temellerinin, 20. yüzyılın ikinci yarısına doğru atılmaya başlandığı ve hepsi de küreselliği hedefleyen Truman Doktrini ile NATO, SEATO gibi askeri örgütlenmelerle; Avrupa Kalkınma (Marshall) Planı ve Birleşmiş Milletler, Uluslararası Para Fonu-IMF, Dünya Bankası, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü-OECD gibi siyasal ve mali örgütlenmelerle; Gümrük Tarifeleri Genel Anlaşması (GATT; 1980’lerden sonra Dünya Ticaret Örgütü-OMC), Avrupa Birliği, Asya Pasifik İşbirliği Forumu gibi ekonomik örgütlerle yapılandırıldığı anlatılıyor kitapta. Bunlar anlatılırken tüm bu örgütlenmeler, yalnızca uzmanların bilebildiği birer yapı olmaktan çıkıyor ve günümüzün gerçekliği olarak bilincimize yerleşiyor (ki bu da yapıtın başarılı olmasını sağlıyor).

Yeni Dünya Düzeninin küresel örgütlenmesinin emperyalizmin istemleri doğrultusunda oluşturulduğunu ve “yoksul ülkeleri daha çok yoksullaştıran”, “ulus-devletlerin kökünün kazınmasını” amaçlayan, azgelişmiş ülkelerdeki devletleri “küçültürken” gelişmiş ülkelerdeki devletleri “büyülten” politikalarının “özelleştirmeler”le, “işbirlikçiler”le gerçekleştirdiklerini açıklayan bilgilerle küreselleşme belasının insanlığa getirdiği yıkımı somut olarak anlatıyor yapıt.

Dünyayı, kendisini besleyebilen azgelişmiş ülkenin kalmadığı, doğal kaynakların tükendiği, gelişmiş ülkelerin de kendi yarattıkları sorunların etkisine girmeye başladığı bir dünyaya dönüştüren küreselleşmenin egemeninin “uluslararası şirketler” olduğunu, küreselleşen dünyada emekle sermaye arasındaki çelişkisinin derinleştiğini, emperyalist ülkeler arasındaki rekabetin şiddetlendiğinin verilerle kanıtlandığı yapıtın son bölümü yine Türkiye’ye ayrılmış; Cumhuriyet’in emperyalizm karşısındaki durumunun kısa tarihine; Lozan’dan Avrupa Birliği’ne uzanan “Tanzimat Kafası”na ve “özelleştirme” politikalarına…

Kısacası, bu kitabıyla Aydoğan, “Herkesin yaşadığı, ancak nedenlerini çok az insanın gördüğü gerçekleri açığa çıkarmak” amacına ulaşmanın kıvancını yaşamayı hak eden bir aydınımız olarak bilincin ve sorumluluğun gereğini yapmış.

Ülkeye Adanmış Bir Yaşam

Bilgi gereksinmemiz olan konularda araştırmalarını sürdüren Aydoğan, geleceğimizi belirleyen gerçekliğin ne olduğunu araştırarak XX. yüzyılda yaşanan olayları birbirine bağlayan, yapıtlarındabugünleri anlamamızın temel verilerini bütünlüklü olarak sunarken, Avrupa Birliği’nin Neresindeyiz ve Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma adlı yapıtlarıyla yakın geçmişimizi belirleyen ve geleceğimizin yapılanmasının önemli temellerini içeren Avrupa Birliği serüveni ile emperyalizmin ekonomik kıskaçlarla bunalımlara ve yıkıma sürüklediği toplumsal yapımız konusunda derli toplu bilgilerle bilincimizi yükseltti.

Antik Çağdan Küreselleşmeye Yönetim Gelenekleri ve Türkler ve Türkiye Üzerine Notlar: 1923-2005 adlı çalışmaları da dünyanın bugününde karşımıza dikilen sorunları aşmamız için gereken bilgi donanımını sağladı.

Her biri de güncelliği ve gerekliliği ile alanında önemli boşlukların dolmasını sağlayan tüm bu çalışmalarıyla çalışkan, kararlı, yurtsever, duyarlı bir aydın kimliği sergileyen Aydoğan’ın, Mustafa Kemal Atatürk’le ilgili çalışmasında (Ülkeye Adanmış Bir Yaşam/ 1: Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı, 2: Atatürk ve Türk Devrimi) aynı kimliği sürdürdüğünü ve hakkında onlarca kitabın yazılmış olduğu bir konuyu da kendine özgü yöntemi ve derinlikli yaklaşımıyla ele aldığını gördük.

Aydoğan’ın, yaşadığımız sorunlarla ilgili nelerin nasıl yapılması gerektiği konusunda yakın tarihimizin önderi Mustafa Kemal Atatürk’ü anlamanın ve onun düşünceleri ve eylemleri doğrultusunda davranmanın gerektiği bilinciyle oluşturduğu bu yapıtlar; Nutuk (Söylev) başta olmak üzere Kurtuluş Savaşıyla ve devrimlerle ilgili olarak yazılan Şevket Süreyya Aydemir’in Tek Adam, Doğan Avcıoğlu’nun Milli Kurtuluş Tarihi, Hasan İzzettin Dinamo’nun Kutsal İsyan, Kutsal Barış, Şerafettin Turan’ın Türk Devrim Tarihi, Sabahattin Selek’in Anadolu İhtilali, Mahmut Esat Bozkurt’un Atatürk İhtilali, Tarık Zafer Tunaya’nın Devrim Hareketleri İçinde Atatürk, Sina Akşin’in İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele, Turgut Özakman’ın son yıllarda yaygın olarak okunan Şu Çılgın Türkler gibi onlarca başucu kitabının yanında yer aldı.

Aydoğan’ın, “bir okurunun önerisiyle” başladığını söylediği çalışmasını, Atatürk ve Türk Devrimi konusunda “gerçek boyutuna zarar vermeyen, ilgi çeken ve fazla uzun olmayan bir kitap halinde, akıcı bir anlatımla yeniden yazılma”sı gerektiği düşüncesi üzerine gerçekleştirdiğini söylediği Ülkeye Adanmış Bir Yaşam’ı okuduğumuzda bu muradının başarıyla yerine getirmiş olduğu görüldü.

Yapıt, kaynaklara ve belgelere dayalı bir bilimselliğin yanı sıra içtenlik ve gerçeklik içeren yorumlarıyla, kurgusuyla Mustafa Kemal’in tepeden tırnağa yaşamını düşünüşlerinin ve davranışlarının ortaya çıkmasına neden olan toplumsal ortamı aktararak, onu o toplumsal ortamdan koparmayarak gözler önüne getirdi.

Mustafa Kemal’in yaşamının Kurtuluş Savaşının 30 Ağustos 1922’ye kadarki döneme kadar olan bölümü 1. ciltte, 30 Ağustos 1922’den 10 Kasım 1938’e kadarki yaşamı 2. ciltte yer aldı ve böylelikle bu bilge ömrün 57 yılının tamamıyla buluşmuş olduk ve kültürümüzün bir başucu kitabı daha kazanmış olduğunu gördük.

Yapıtın ilk ciltteki çok dikkatle okunması gereken önsözünde Aydoğan; Türkiye’nin askeri değil ama, askeri işgalin amacı olan, siyasi ve ekonomik işgal altında olduğunu; Sevr’in toprak paylaşımı dışında hemen tüm maddeleriyle, üstelik daha kapsamlı olarak uygulandığını; ulusu ilgilendiren hemen her kararın ülke dışında alındığını; ulusal sanayimizin ve tarımımızın çöktüğünü; ulusal değerlerimizin korunmadığını; vatanseverliğin baskı altında olduğunu, hıyanetin getirisi yüksek bir meslek durumuna geldiğini; basının ihaneti yaydığını; sanki işgal İstanbul’unun yeniden yaşandığını; bu koşullarda yapmamız gerekenin, benzer koşullar altında geçmişte verilen mücadeleden yararlanmak ve bu yönde çalışmak olduğunu, “Samsun’a çıkan anlayış”ın, “Kuvayı Milliye ruhu”nun, “Müdafaai Hukuk” örgütlerinin önümüzdeki yakın dönemi belirleyecek biçimde yeniden gündeme geldiğini söylüyor.

Bu temelde güncelliğini koruyan Kurtuluş Savaşı eyleminin günün koşullarına uyumlu kılınarak aynı anlayışla uygulanmasının zorunlu olduğunu ve Bu ülkenin parçalanmasını önlemek isteyen herkesin Mustafa Kemal’e başvurmak, onun mücadelesinden ders almak zorunda” olduğunu belirten Aydoğan, “Türkiye’de yükselmekte olan ulusal uyanış, geçmişteki benzersiz deneyimden kesin olarak yararlanmalı, bu konuda bilgilenmeli” diyor. Bu düşünceyle Atatürk’ün “bugün ona çok gereksinim duyan Türk halkına anlatılması” görevinin dayattığını; “Bir değerin nasıl kazanıldığını bilmeyenin onu koruyamayacağını”, bu amaçla oluşturduğu çalışmasının “bir tarih araştırması değil, Kemalist bir eylem önerisi” olduğunu söyleyen Aydoğan, “yalnızca bir yaşamı ve bir ulusun kurtuluşunu değil, adeta bir destan’ı aktarmaya çalıştım ya da daha doğru bir söylemle, aktarmaya çalıştığım olayın bir destan olduğunu gördüm,” diyor.

Ben ve Ülkem

Dönemin gerektirdiği aydın tavrının örneğini veren Aydoğan, sorunların kaynaklarını, nedenlerini ve çözüm önerilerini araştıran çalışmalarını sürdürdü. Ne Yapmalı?, Türkiye Nereye Gidiyor?, Geri Dönüşten Çöküşe, Yol Haritası, İnöadlı kitaplarıyla dünyanın bugününde karşımıza dikilen sorunları aşmamız için gereken bilgi donanımını sağladı.

Her yurtseverin mutlaka okuması gereken Ben ve Ülkem’de ise kendi örnek yaşamını ve örgütlü mücadeleyle geçen yaşamının elli yılını anlattı. Bu yıllarda “yaptım, yazdım ve anlattım” diyen Aydoğan, “Türkiye’nin bugünkü durumu”nu şöyle özetledi:

“Ülke, askeri değil ama askeri işgalin amacı olan, siyasi ve ekonomik işgal altındadır. Sevr, toprak paylaşımı dışında hemen tüm maddeleriyle, üstelik daha kapsamlı olarak uygulanıyor. İşbirlikçiler aracılığıyla yönetime el konuyor. Ordu dağıtılıyor, devletin Cumhuriyetçi ve laik yapısı yıkılıyor, yerine ılımlı İslam adı verilen kişi egemenliğine dayalı fakat ulusalcılığı yadsıyan gerici bir yapı kuruluyor. Topraklar silahla el değiştirmiyor ancak yabancıların toprak satın almasıyla Anadolu’da hızlı bir mülkiyet değişimi yaşanıyor. Ulusu ilgilendiren hemen her önemli karar ülke dışında alınıyor, içerde eksiksiz uygulanıyor. Ulusal sanayi çöküyor, tarım yok oluyor. Yeraltı-yerüstü varsıllığımızı, dilediğimiz gibi kullanma özgürlüğüne sahip değiliz. Ulusal değerler korunmuyor. Kültürel bozulma yaygın. Emperyalizmin örgütleyip eğittiği etnik ve dinsel terör, Türk ulusuna kafa tutuyor. Parayla donatılmış yerli ya da yabancı misyonerler, bu ülke için bir şeyler yapmaya çalışan yurtseverlerden daha geniş olanaklarla serbestçe çalışıyor. Ulusal haklara saldırmada, hiçbir sınır tanınmıyor. Vatanseverlik baskı altında; İhanet, getirisi yüksek bir meslek durumunda, halk, yoksul ve umutsuz. Karamsar bir edilgenlik yayılıyor. Basın yalanı yayıyor. İşgal İstanbul’u koşulları sanki yeniden yaşanıyor.”

Aydoğan, “Günümüzün somut gerçeği, ne yazık ki budur” diyerek çığlık atıyor:

“Türkiye bugün 1938’in değil, 1919’un koşullarını yaşıyor. Gizli işgale dönüşen dışa bağımlılık, ulusal varlığı yok etmeye yönelen kalıcı sorunlar yaratıyor. Durumun ayırdına varanlar henüz yeterince örgütlü değiller. Gelinen noktanın sorumluluğunu taşıyan politikacıların, yadsımadıkları bu gerçeği, ‘küresel çağın zorunlu sonucu ya da karşılıklı bağımlılığın kaçınılmazlığı’ olarak meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Yoksullaşan örgütsüz halk, dostunu düşmanını seçemiyor. Ekonomik çöküntüyle yaratılan kavram karmaşasının ve yoksullaşmanın içinde Türkiye göz göre dağılmaya götürülüyor…”

Türkiye’nin bugün, çözülüp dağılmakta olan bir ülkede görülebilecek olumsuzlukların hemen tümünü yaşadığını, toplumu ayakta tutan değerlerin yitirildiğini, ahlak ve adalet duygusunun bozulduğunu, birlik ve dayanışmanın ortadan kalktığını, yolsuzluğun olağan devlet işleyişi haline geldiğini, ülkenin, girdabı bol bulanık sulara sürüklendiğini yazıyor.

Bu açmazdan kurtulmanın “tek yolu”nu da şöyle belirtiyor:

“Türkiye’yi, yaşantımın sonuna yaklaşırken bu halde görmek, bana acı veriyor. Büyük bir mücadeleyle elde edilen ve toplumu aydınlık bir geleceğe taşıyan Devrim, çok güç kazanıldı ama kolay yitiriliyor. Silahla sağlanan bağımsızlık, barış içinde karşıtına dönüştürüldü. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra AB’yle girilen ve seçimlerle, yetmezse, darbelerle yerleştirilen ilişki ağı, Türkiye’yi yarı sömürge bir ülke yaptı, önderini erken yitiren ve kendisini koruyacak kadroyu yetiştirmeye zaman bulamayan Devrim, zamana yayılmış karşı devrim uygulamalarıyla ve bir programa bağlı kalarak ortadan kaldırıldı. Türk Devrimi, olağanüstü bir olaydır ama bu devrimin bu denli kolay yitirilmesi de olağanüstü bir olaydır.”

Dostum Metin Aydoğan her şeye karşın son anına kadar direnerek yaşadı:

“Devrim’in boyutunu kavramış bir insan olarak, yaşananlardan üzüntü duyuyorum ama bu üzüntünün beni karamsar bir edilgenliğe götürmesine izin vermiyorum. Duyguyu, bilginin süzgecinden geçirerek bilinç haline getiriyorum ve gücümün tümünü, Devrim’i tanıtmada, kazanımlarını kurtarma mücadelesinde ve hedeflerine ulaşmada kullanıyorum. Yazıyor ve anlatıyorum.”

*

METİN AYDOĞAN’IN KİTAPLARI

  • Nasıl Bir Parti Nasıl Bir Mücadele? (1996)
  • Bitmeyen Oyun/ Türkiye’yi Bekleyen Tehlikeler (1999)
  • Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye: 20. Yüzyılın Sorgulanması (2 cilt, 2000)
  • Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma (2001)
  • Avrupa Birliği’nin Neresindeyiz?-Tanzimattan Gümrük Birliğine (2002)
  • Antik Çağdan Küreselleşmeye Yönetim Gelenekleri ve Türkler (3 cilt:1-Küreselleşme ve Siyasi Partiler, 2-Batı ve Doğu Uygarlıkları, 3-Türk Uygarlığı, 2004)
  • Ülkeye Adanmış Bir Yaşam (2 cilt: 1- Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı-2005, 2- Atatürk ve Türk Devrimi-2006)
  • Ne Yapmalı?: Türkiye İçin Bir Çözüm  (2006)
  • Küreselleşme ve Siyasi Partiler (2006)
  • Türkiye Nereye Gidiyor? (2006)
  • Türkiye Üzerine Notlar: 1923-2005 (2006)
  • Türk Devrimi (2014)
  • Geri Dönüşten Çöküşe (2018)
  • Ben ve Ülkem (2018)
  • Türkiye Üzerine Notlar: 1918-2015 (2015)
  • Geçmişten Günümüze Parti ve Örgütlenme (2018)
  • Yol Haritası (2019)
  • İnönü (2020).

ÖNER YAĞCI

Yorum ekle

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Siteye e-posta ile abone ol

Bu siteye abone olmak ve e-posta ile bildirimler almak için kayıt olmalısınız.

Diğer 52 aboneye katılın

Takip Et

Bizimle iletişim kurun. İnsanlarla tanışmayı ve yeni arkadaşlar edinmeyi çok seviyoruz.