CHP Genel Başkanı’nın birden değişen tavrı ve eylem çağrısı üzerine kaygılarımızı, endişelerimizi belirten yazılar yazdığımızda bunlara hak veren kişiler olduğu gibi hak vermeyen kişiler de oldu.

Hak vermeyen kişiler içinde gerçekten iyi niyetli ve hakikati arama kaygısıyla hareket ettiğinden kendilerince bu çıkışımızı mantıklı bulmayan oldu, bir de partizan reflekslerine dokunulduğu için saldırgan bir tavırla karşımızda konumlanan insanlar oldu.

Hiç sorun değil, elbet bir gün yine vatan için kaygı duyan insanlarla bir noktada buluşacağız, tabi insanlar önce partim değil de önce ülkem, vatanım noktasına geldiği zaman. Ülke şartları bizi o konuma getirmek zorunda bırakacağı zaman.

Oysa biz, partisel reflekse hareket eden insanlardan daha fazla partilerini düşünüyor, aksine evleri gibi gördükleri partilerinin balkonunda otururken onlar, “Siz balkondasınız ama evinizin içinde hırsız var, yetkinizi ve temsiliyetinizi çalıyorlar. Bunlar yakında evinizin kolonlarıyla bile tamamen oynar, birilerinin ülkenin kurucu ayarlarıyla oynadığı gibi, sonra sizin şu an durup da içinde sandığınız balkonun kapısına da duvarı örerler, hem evinizi tamamen kaybedersiniz hem de balkon olarak gördüğünüz o küçük alanda sıkışıp kalırsınız ve de ömrünüz başkalarının balkon konuşmasını dinlemekle geçer.” diyor, durumu anlatmaya çalışıyorduk.

Bazı değerli dostlar da “Bu zamana kadar sizin dediklerinize katılıyorduk ama şimdi ki tavrınız çok yanlış.” diyor.

O zaman daha kapsamlı açıklayalım neden bu yürüyüşe karşı olduğumuzu. Bunu da aslında çizgimizde ve yaklaşımımızda hiçbir sapma olmadığını eski yazılardan anımsatmalarla yapalım.

1 Kasım 2015‘teki yazımızın başlığı bile kendimizce sorunun tespiti üzerineydi:

“Sahte muhalefet yıkılmadan iktidar yıkılmaz.” [1]

14 Mart 2016‘da da MHP tehdidine işaret edip dedik ki “MHP asıl şimdi tehlike”:

“Ülkenin bölünmesi, parçalanması anlamına gelen Anayasa Komisyonu masasından MHP’nin kalkmaması ve ısrarla bunun sürmesini istemesi de belki de bu açıdan değerlendirmeli.

Aslında Bahçeli’nin bu süreçte AKP’ye verdiği mesaj açık, “Bu devirde benden iyisini bulamazsın.” Söylemde olmasa da eylemde AKP ile çok daha yakın bir MHP’ye herkes hazır olmalı. Bu aşamanın sonucu olarak yargıdan Bahçeli’nin lehine bir sonuç çıkmasına da kimse şaşırmamalı. İki taraf da batmamak için birilerini tutmak zorunda. Çünkü iki taraf içinde birbirlerinden iyi ‘partner’ yok şu an. Tabi işin içine başka durumlar girmezse.” [2]

20 Mart 2016 tarihli yazımızda da yaklaşan FETÖ darbesini yazdık, bu yazıda AKP’nin kendi çıkarları için her şeyi yapabilecek olmasının, her şeyi kendisinin ve tek başına yapacağı anlamına gelmeyeceğini belirttik, belli patlamaları bizzat Ankara’da yapmasının kendi kitlesinde de güvensizlik yaratacağı gibi bu tarz bir güvenlik zafiyetinin bazı müdahalelere ortam sağlayacağını ve bunun AKP için büyük risk olduğunu da söyleyip şu paragrafı aynen yazdık:

“Şöyle düşünün:
Son Ankara saldırısından 1 saat sonra CEMAAT güdümünde olan TSK açıklama yapsaydı ve ‘Ülkenin yönetiminden ve güvenliğinden sorumlu olan iktidar ve istihbarat yetkililerinin yurttaşların güvenliğini sağlayamadığı yerde TSK, yurttaşlarının güvenliğini sağlamak için yönetime el koymak zorunda kalmıştır.’ deseydi, mevcut Erdoğan nefretinin yarattığı ‘Erdoğan gitsin de ne olursa olsun.’ hissiyatıyla da birleştirince en anti-militarist olanlar bile bu duruma açıktan olmasa da gizliden alkış tutmaz mıydı?
Hele de Milli-Atatürkçü bir görünümle bu yapılacak olsaydı?
(Siz bu kurguyu aklınızın bir yerine not edin. Belki bir gün lazım olur.)” [3]

Süreç devam etti, meclis genel kurulunda referandum süreci görüşülürken CHP’li vekiller AKP’li bakanlarla el ele tutuştu, mecliste “kaz eti” muhabbeti yaptı. MHP’nin anahtarı ise zaten Erdoğan’ın masasına Bahçeli tarafından bırakılmış, HDP ise ona yüklenecek yeni rol öncesi hazırlandığı odada beklemeye alınmıştı.

Bu kadar “pasif” bir direniş sonunda referandum süreci geldi çattı. Partilerüstü bakmamıza rağmen kimsenin enerjisini çalmamak adına ana muhalefet partisinde gördüğümüz rahatsızlığı yüksek sesle dile getirmedik, yapmayacağımız bir şeyi yapıp bazı konulardaki kaygılarımızı 2 ay erteleyip, bu süreçte yaşananları da “17 Nisan’a Notlar” adıyla “Bu seri, 17 Nisan itibarıyla uygulamaya geçildiğinde yapılması gerekenleri de bazı kişileri de unutmamak için yazılacaktır.” eklentisiyle paylaştık. [4] Ve de referandum sürecinde bizlerin çok istediği bir şey toplumda da karşılık buldu, halk kendi kaderine dair yapılacak bu referandumda “temsiliyeti” sözde temsilcilerine bırakmak yerine sorumluluğu kendisi aldı. Tabi yeni siyasi aktörler ve doğal kanaat önderleri ile. Bunun da vurgusunu yaptık, hem halkın kendi gücünün farkında olması hem de mücadelesinin kazanımlarını başkalarına kaptırmaması için.

Partili-partisiz herkes, Referandum sürecinde Kılıçdaroğlu’nun ortada az görünmesinin sürece çok katkı sağlayacağı hususunda hem fikirdi. Aslında bu bile bir durum tespitiydi. AKP referandumu Kılıçdaroğlu üzerinden AKP-CHP kavgasına çekecek, böylece neden evet denmesinin anlatılamayacağı durumda Kılıçdaroğlu üzerinden bunu başaracaktı. Kılıçdaroğlu’nun kendi tavrı ve partiye “indirdiği” isimler, AKP tarzı bir siyasi parti için “cevher”di. Onlar da her fırsatta altın yumurtlayan bu tavuğu hırpaladı ama öldürmedi, altın yumurtalardan daha uzun süre faydalanmak için.

Belli bir süre bu oyuna gelinmedi ama Kılıçdaroğlu’nun Genel Başkanlığa geliş süreci, sonrasındaki söylem ve tercihleri, ona bazı konularda seçme şansı bırakmıyordu. Kılıçdaroğlu’nun bir bomba patlatacağı belliydi.

Bizler de mücadelenin öncülerinin halk olduğunu, Kılıçdaroğlu’nun yapacağı herhangi bir tavrın Hayır cephesini bağlamayacağını vurguladık, olası bir durumda güç kaybının önüne geçebilmek için.

Bu kapsamda da bir yazı yazdık, durumum ciddiyetini görünce:

“Kılıçdaroğlu’ndan hayır da ‘Hayır’a fayda da gelmez, gelemez.” diye.

“Fakat bu süreçte bir husus, durumu diğer genel ve yerel seçimlerden farklı kılıyor.
O da, bir tarafta AKP’nin adayı ve onu destekleyen kitle varken, diğer tarafta da içinde AKP’ye oy vermiş seçmenlerden de kişilerin olduğu hayır cephesi. Fakat durumu farklı kılan, Hayır cephesinin ‘doğal önderi’ olan kitlenin tavrı, tutumu.
Çünkü bu cephenin doğal önderleri ve kitlesi, MHP genel merkezinin yaklaşımını reddeden vekiller ve MHP seçmeni. CHP Genel Merkezinin asla CHP için bir umut olamayacağını bilen CHP’ye yakın ya da genel merkeze muhalif siyasiler ve CHP seçmeni. Toplum tarafından takdir edilen (Burhankuzugillerden olmayan) hukuk insanları ve baro başkanları. Kumpas davalarının mağduru olan değerli Türk subayları.
Ülkesi için kaygı duyan, kendi içlerinde görüş ayrılıklarına sahip olsalar da yaklaşan tehlikeye karşı ayrılıklarını bir kenara bırakarak ‘Partilerüstü’ konumlanmış hayır cephesinin farklı siperlerinde mücadele veren, şehir şehir gezen neferleri ve bunu gayet iyi gören, gözlemleyen halk.
Referandum sürecinden beri hayır cephesinin gerçek önderlerinin kimler olduğunu ısrarla vurgulamaya çalışıyoruz. Neden?
Çünkü Türkiye’deki sorunlar ve ülkenin beka sorunu, sadece referandumdan Hayır sonucu çıkmasıyla bitecek türden sorunlar değil. Referandumdan çıkacak hayır, hayati önemli, ama mesele 16 Nisan’da bitmeyecek. Bu yürünen yolda mücadelenin sağlıklı yürüyebilmesi de, kimin bizden kimin karşıdan taraf olduğunu doğru gözlemleyebilmek ile mümkün, çünkü bu kavga başka kavga ve yağmurdan kaçarken doluya tutulma lüksü kalmadı egemenliğini tek bir kişiye de, onun üzerinden emperyalizme de teslim etmek istemeyen Türk’ün.
(…)

Futbolda bir tabir vardır, ‘gerekirse hakemi de yenmeli’.
Hakemin Erdoğan olduğu yerde bir yan hakem Kılıçdaroğlu, diğer yan hakem Bahçeli’dir.
Türk ulusu, eşeğini sağlam kazığa bağlar ve pes etmezse, tüm hakemleri de düşmanları da yenecek kudrete sahiptir, yeter ki tehlikenin nereden geleceğini, düşmanın kimler olduğunu iyi bellesin!” [5]

Sonrasında maalesef haklı çıktık, referanduma günler kala Kılıçdaroğlu’nun “belgelendiremediği” “Kontrollü darbe” çıkışı, AKP’ye can suyu oldu, konu referandumun içeriğinden çok daha farklı bir yere saptı.

Bu sapmaya rağmen istedikleri sonucu alamayacağını anlayan siyasi irade, cebren ve hile ile sonuçlara YSK eliyle müdahale etti, CHP Lideri Kılıçdaroğlu ise durumu sadece seyrederek hayır cephesinin hakkını, kazanımlarını kaderine terk etti.

Fakat gözle görülür bir durum vardı, hayır cephesinin insanları, açıklanan sonuç ne olursa olsun kazandıklarını biliyordu. Psikolojik eşik aşılmıştı, ortaya yılların biriktirdiği bir dinamizm çıkmıştı, bir de bu dinamizmi mevcut siyasi aktörlerin kaldıramayacağı gerçeği. Hatta “sönümlendiremeyeceği”…

17 Nisan 2017’de hiç yılgınlığa kapılmadan ne yapmalı sorusunu sorduk. Hilelere rağmen yüzde 49’un çok önemli bir potansiyel olduğunu, kurucu değerler üzerinde birleşilirse her şeyin başarılabileceğini, kaybedilenlerin de geri kazanılacağını belirttik:

“2014’te seçmeninin emeğine sahip çıkmayanlar (ya da daha iyimser bakanlar için sahip çıkamayanlar), 2017’de yine aynı şeyi yaptı ve temsilci sıfatıyla hayır cephesinin emeğini siyasi iradeye teslim etti.
Şimdi CHP seçmeni karar verecek daha fazla vebal alıp almamaya. Ve biraz da dinlemeye açık olacak, CHP’nin iyiliğine söylenen şeyleri CHP’ye ve kendisine saldırı algılamak yerine.
Çünkü bu, dezavantaj gibi görülen tarihi fırsatı kaçırmamanın tek yolu.Burada dezavantaj nedir? Hileyle kaybedilmiş referandum. Tarihi fırsat nedir? Hileli haliyle bile % 49 olan cephenin çok büyük bir bölümünü etrafında toplama şansı. Tabi kendi olarak, kurucu değerlerinden ödün vermeyerek. Kan kaybediyoruz ama ölmedik. Ama bu kanama durmak zorunda.Bunu da görmek zorundayız.” [6]

Geleceğinden kaygılı halk fokur fokur kaynıyor, bir şeyler yapmak için uygun ortam istiyordu. Buna rağmen CHP Genel Merkezi ortada bir başarısızlık görmüyor, koltuk işgaline devam ediyordu.

CHP seçmenine çağrıda bulunduk ve sorduk: “Şimdi değilse ne zaman?”
“Birçok şeye sustuk, olumsuz etki yaratmasın diye.
Fakat artık susma günü değil. Ülkemiz, cumhuriyetimiz elimizden kayıyor. İnanılmaz bir toplumsal mücadele oluştu, evet. Fakat bu mücadeleyi nitelikli ve etkili kılacak olan, doğru kişilerin bu kitleye yönlendirici olması ve doğru kişilerden oluşan bir kurmay kadrosunun oluşmasıdır.
O yüzden öncelikle muhalefet son dönemlerde olduğu gibi emperyalizm ve uzantıları tarafından değil, Kemalistler, Cumhuriyetçiler, Milliyetçiler tarafından şekillendirilmelidir.
(…)

Referandum sürecinde ve referandum günü üstüne düşeni yapamayan belki de yapmayan muhalefet partisi genel merkezleri ile de liderleri ile de önümüzdeki zor süreç yürütülemez.
Bu sürecin öncüsü halktır. Bundan sonra da halkın gerçek ve doğal temsilcileriyle önderleri ile yürünme, mücadele edilmelidir.
Şimdi zamanı değil diye diye kaybettiğimiz vakit ve değerlerimizden ödün ortadadır.
‘Ülkenin gidişatından memnun olmayan ve çözümü de partisinde gören CHP seçmenleri önce, partilerinin en yüksek oy aldığı dönemde Kültür Bakanlığı yapan, Cumhuriyet Şehidi Ahmet Taner Kışlalı’nın sözlerini hatırlamalı:
‘Peki CHP’ye nasıl sahip çıkabiliriz? Yanlışlarını ve o yanlışları savunanları eleştirerek! Doğrularına ve o doğruların arkasında olanlara destek vererek! Bu köşede hep aynı şeyi savunduk: ‘Ya Altıok’lu bayraktan vazgeçin ya da o bayrağa ve isme layık olun!’ diye… Ama CHP ondan vazgeçemiyor; çünkü vazgeçerse tümden biteceğinin farkında! Biz de CHP’den vazgeçemiyoruz… Çünkü o isimden ve bayraktan vazgeçemeyen insanlarımızın, bu toplum için ne ölçüde önem taşıdığının farkındayız.‘”[7]

Bu çağrımıza CHP’nin öz evlatları Kadıköylü Genç Kemalistler karşılık verdi ya da çağrılarımız denk geldi, çünkü kaygılarımız aynıydı. Amacımızın yüzeysel ve kronik bir muhaliflik olmadığını göstermemiz açısından genç arkadaşlarımızın bildirisini sitemizde yayımladık. Tıpkı süreçle ilgili İstanbul Barosu Eski Başkanı Ümit Kocasakal‘ın açıklamasını yayımladığımız gibi.[8] [9]

Halkın tepkisi yükseliyor, hükümeti bazı konularda geri adım atmaya zorluyor ama muhalefeti yıpratmıyordu. Yıpratmıyordu ama muhalefet tedirgindi, çünkü farkındalardı ifşa olmalarının an meselesi olduğunun…
Referandum sürecinde yükselen “Müdafaa-ı Hukuk” ruhu, bizleri umutlandırdığı gibi siyasi iradeyi rahatsız etmişti. Ama rahatsız olan sadece onlar değildi, bu yükselen ruh, başkalarını da ürkütmüştü çünkü toplumsal tepki istemedikleri yere evriliyordu. Bizim bu “ruh”un kendi potansiyelinin farkına varmasına yönelik yazdığımız “Şimdi değilse ne zaman” başlıklı ve CHP seçmeni karar vermelidir temalı yazıdan 3 gün sonra Can Dündar CHP seçmenine “çengel” atmaya çalışıp, fakat kitleyi daha farklı ittifaklara yönlendirme kaygısıyla yazıp yazının sonunda da sormuştu “Şimdi değilse ne zaman?”

Bu algı operasyonunu görenler olarak buna da sessiz ve tepkisiz kalmadık.

Ve yazımızla sorduk: Can Dündar nereye oynuyor? Kimlerin temsilciliğine soyunuyor?

“Ne emperyalizmin bize doğrudan dayattığı Erdoğan merkezli Siyasal İslamcı-etnikçi gerici ittifak,
Ne de Can Dündar ve CHP Genel Merkezi öncülüğünde bu topraklarda cumhuriyetçi, devrimci, milliyetçi kesimlere bulaştırılmak istenen sol görünümlü emperyalizmle uyumlu neoliberal-etnikçi-mezhep odaklı zihin olarak CHP tabanında artık yok hükmünde olan ‘iltihap’, bu cumhuriyetin çocukları için ‘derman’dır.
Adına ister cumhuriyetçilik deyin, Atatürkçülük deyin, ister Kemalizm, ister Altıok, ister Türk milliyetçiliği, ister Türk devrimciliği:
Bu coğrafyanın cesur, devrimci, vatansever yurttaşları, 100 sene önce üçüncü bir yolu bulan ataları gibi doğrularından emin olmaya başlamış, bu doğrunun peşinde de yeniden yürüyüşü yapacaktır.
Bu ulusun evlatlarının Batı’dan yazılan reçete görünümlü ölüm fermanlarına eyvallah demeye tahammülü kalmamıştır artık.
Giden gitsin, kaçan, kaçtığı yerden saldırsın, hiç fark etmez.
Bizim ayaklarımız da ruhumuz da bedenimiz de bu topraklarda.” [10]

Dün’den bugüne gelecek olursak.

Enis Berberoğlu’nun tutuklanması üzerinden yaratılan algının altını çizdik. [11]

Bugün siyasi iktidar kadar ana muhalefet partisi de köşeye sıkışmış durumda. Toplumda önleyemedikleri bir dinamizm var ve bu bir şekilde patlayacak. Ama halk bu konuda inisiyatifi yine aynı kişilere bırakırsa sonuç yine hüsran olacak.

Bir dönem Emine Ülker Tarhan’ın “ölü doğum” çıkışı için şu tepkiyi vermiştik:

“Savunuyoruz diye savurduğunuz şey halkın umudu, direnci.”
Aynı şeyi Perinçek de defalarca yaptı. Oy potansiyeline bakmadan insanlara temelsiz şekilde “hayal tacirliği” yaptı. Kitle yılgınlaştı.

Bugün CHP Genel Merkezi de hem AKP’nin isteyeceği kaosa hizmet edecek bir zemin hazırlıyor, hem kendisini korumak için halkı öne sürüyor hem de doğru zamanda doğru kişilerin önderliğinde başarıya ulaşacak bir eylemselliği “öne çekerek”, hem bu kitleyi hazırlıksız biçimde sahaya sürmeye çalışıyor.

Gezi’yi anımsayalım. Gezinin örgütsüz olması büyümesini sağladı çünkü Türkiye’de insanların mevcut yapılar güveni kalmamıştı. Türk bayrağı simgesi, “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz” de Gezi’nin sloganı oldu. Diğer sloganı ise “Bu daha başlangıç mücadeleye devam”dı ama devam edemedi çünkü bu iyi niyetli kitle örgütlü değildi, içeriye sokulan ajanlarla çok kolay manipüle edildi. Gezi’nin partilere verdiği mesajı da hiçbir parti almak istemedi.

Bugün tam anlamıyla örgütlenmeyi tamamlayamamış ama farkında olarak ya da olmayarak örgütlenme aşamasında olan Türk ulusu, bu örgütlenmeyi tamamlamadan yanlış insanların önderliğinde ve yanlış insanların yanlış konumlandırmasıyla sahaya sürülmek ve “yıldırılmak” isteniyor. Dinamizminin yanlış yere konumlandırılmasını isteniyor. Acele ve disiplinsiz bir tavırla hanesine bir “başarısızlık” yazdırılmak suretiyle daha da yılganlaştırılmak, uzun vadede tepkisizleştirilmek, gazı alınmak isteniyor. Türk ulusunun mücadelesine erken doğum yaptırılmak isteniyor. Ölü doğum yaptırılmak isteniyor.

Bunu mevcut siyasi aktörlerle yaparak da bu siyasi aktörlerin meşrulaştırılması, onlara zaman kazandırılması hedefleniyor.

Sonrasında da bu ülkenin yurtseverlerine “ne yapsak başarısız olacağız” algısı yerleştirilmek isteniyor.

Bu sebeple ülkenin kurucu değerlerinin tasfiyesine ses çıkarmayan, kumpas davalarına ses çıkarmayan, referandum günü evinden çık(a)mayan yetkili kişiler, birden eylemselliği hatırlıyor, militan bir tavra bürünüyor.

Ve biz, bunu açık seçik görürken duruma seyirci kalamayız, seyirci kalamamamızın seyirci kalmak olarak algılanmasına rağmen.

Çünkü biz ne yapacaksak hep beraber yapacağız. Bu yüzden bir kişinin bile yanlış yönlendirilme ile yıpratılmasına tahammülümüz yok.

Vatan kaygısı duyan tüm yurttaşlar, kısa ya da orta vadede bu yaklaşımımızın sebebini anlayacaktır.

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
ÜÇÜNCÜ YOL GENEL YAYIN YÖNETMENİ
15 HAZİRAN 2017

DİPÇE

[1] http://ucuncuyol1919.com/…/sahte-muhalefet-yikilmadan-ikti…/
[2] http://bayraktarcagdas.blogspot.com.tr/…/mhp-esas-simdi-teh…
[3] http://ucuncuyol1919.com/2016/03/20/gozdagi-ve-zafiyet/
[4] http://ucuncuyol1919.com/2017/03/16/17-nisana-notlar-4/
[5] http://ucuncuyol1919.com/…/kilicdaroglundan-hayir-da-hayir…/
[6] http://ucuncuyol1919.com/…/17/mucadelenin-ilk-gunu-ne-yapm…/
[7] http://ucuncuyol1919.com/2017/…/19/simdi-degilse-ne-zaman-2/
[8] http://ucuncuyol1919.com/…/kadikoyden-yukselen-sese-kulak-…/
[9] http://ucuncuyol1919.com/2017/05/04/tam-rezillik-hali/
[10] http://ucuncuyol1919.com/…/can-dundar-nereye-oynuyor-kimle…/
[11] http://ucuncuyol1919.com/…/bu-kadro-ve-kafayla-bu-mucadele…/

Paylaş
Önceki İçerikBU KADRO VE “KAFA”YLA BU MÜCADELE, ANCAK YENİLMEK İÇİN VERİLİR!
Sonraki İçerikTÜRKİYE HEPİMİZDEN BÜYÜK VE ÖNEMLİ
Çağdaş Bayraktar 1986 yılında doğdu. İlk ve orta öğrenimini Mersin'de tamamladı. 2014 yılında Çukurova Üniversitesi Ziraat Mühendisliği Tarım Ekonomisi bölümünü bitirdi. Aynı bölümde yüksek lisans öğrenimine devam etmektedir. Lisans eğitimi süresince 5 yıl boyunca ilk üyelikten başkanlığına kadar Çukurova Üniversitesi Atatürkçü Düşünce Kulübü'nin her kademesinde görev aldı. Bu dönem içerisinde dava arkadaşları ile birlikte "Kemalizm"in yerel ve ulusal ölçekte ADK/T'ler nezdinde kurumsallaşması, yaygınlaşması ve bağımsız kalması adına yoğun çaba gösterdi Öğrenimi müddetince okulun Türk Sanat Müziği korosunda aktif çalıştı. 2013 yılında kendisi gibi öğrenci olan arkadaşlarıyla birlikte "Vardiya Bizde Adana"nın kurulmasına öncülük etti. Haftalarca süren Sessiz Çığlık eylemlerinde hukuku savundu. Karşı ve Yurt gazetesinin olmak üzere bir çok internet sitesi ve yerel gazetelerde yazıları yayınlandı. Milli Mücadele döneminde kurulan ve "Kemalizmin İleri Karakolu" unvanıyla onurlandırılan Yeni Adana gazetesinde yazıları yayınlandı. Ayrıca aynı gazetenin Genç Yeni Adana ekinin kurucu editörlüğünü ve başyazarlığını yaptı. 27 sayı yayınlanan Genç Yeni Adana'daki yazarların bir çoğunun yazarlığa adım atmasında ve gelişmesinde öncülük etti. Eski Vatan, yeni Aydınlık yazarı Mustafa Mutlu'nun resmi sosyal medya sayfalarının kurucu editörlüğünü yaptı. Genç Yeni Adana'daki yazar kadrosunun büyük bölümüyle beraber Üçüncü Yol'u kurdu. Bununla beraber Metin Aydoğan, Sinan Meydan ve Banu Avar gibi değerli aydınların ve de yine Üçüncü Yol yazarlarından Erhan Sandıkçı'nın da içinde bulunduğu partilerüstü Milli İrade Birliği platformunun yazar kadrosunda bulunmakta. Milli İrade Birliği'nin "Milli İrade Nedir?" ve Mustafa Mutlu'nun "Dön Kardeşim" kitaplarında yazıları yayınlandı. Yazarlık dışında kitap editörlüğü de yapan yazar tarih, müzik, felsefe, edebiyat, sanat, spor ve sosyoloji alanlarıyla ilgilenmektedir.

Bir Cevap Yazın